Hayatın içinden kalemleri her daim ayrı tutmuşumdur. Hayatın inceliklerini fark edebilmek ayrı bir ustalıktır. farklı bir ruh birikimi ister. Yazarıyla küçük bir mecliste uzunca sohbet etme fırsatı bulduğum, yazdıkları üzerine epey tahliller yaptığımız bu kitabın incelemesini yazmak şimdiye kısmet oldu.
İnsanın içsel yolculuğu, zaman zaman bir kelimenin, bir cümlenin, hatta bir anın etkisiyle dönüşür. "Söz uçar, sızı kalır" bu dönüşümün, hayatın katmanlarındaki derin izlerin, unutulmaz acıların ve duygu yoğunluklarının somutlaşmış bir halidir.
Yazar, kitabında insana dair her bir hissiyatı yalnızca sözcüklerle değil, aynı zamanda duyumsanan o hissiyatın verdiği izlerle açığa çıkarıyor. "Söz uçar, sızı kalır" sözü, yalnızca bir deyim olmaktan çok daha fazlasını ifade eder; geçmişteki sözler, insanlar arasında uçup kaybolmuş olabilir, fakat onları takiben gelen duygusal izler, zamanla bir yara, bir hatıra olarak kalır. Bu kalıcılığın içindeki incelik, yazarın da kendine özgü üslubunun bir yansımasıdır.
Kitap, duygu yüklü bir metin olmanın ötesinde, insan ruhunun derinliklerine inen bir keşif gibidir. Yazar, kelimeleri adeta birer minik heykel gibi işler; her kelime, her cümle bir iz bırakır. Kitabın her bir bölümü, okuru farklı bir düşünsel boyuta taşır.
Yazarın anlatım tarzı ise son derece derindir; sade ama etkili bir dil kullanımıyla, her bir kelime titizlikle seçilmiş, yerli yerinde kullanılmıştır. Özellikle insanın içsel dünyasındaki yalnızlık, acı, sevda, kayıp ve umut gibi temalar etrafında dönen metin, bir yandan da evrensel bir anlam taşır. Kitapta sadece bireysel değil, toplumsal acıların ve ilişkilerin de izleri görülebilir. Bireysel travmalar ile toplumsal gerçeklik arasındaki ince çizgide dolaşırken, yazar, insan ruhunun yalnızca kelimelerle ifade edilemeyecek kadar karmaşık ve derin olduğunu hissettirir.
Bir yazarla yapılan samimi bir sohbetin ardından kitap üzerine yapılan incelemenin, onun iç dünyasına açılan bir pencere gibi olduğunu düşünüyorum. "Söz uçar, sızı kalır" sadece kelimelerin uçup gitmesiyle ilgili değil, onların arkasında bıraktığı sızıyla ilgilidir. Çünkü gerçek anlamda hissedilen şey, sözcüklerin yüzeyinde değil, onların arkasında bırakmış olduğu duygusal boşluktadır.
Bu kitaptan çok fazla alıntı yapmak isterdim ancak buna pek vaktim yok, bilhassa okumanızı isterim.