kitabı d&r den aldım hep vitrine koyuyordu çok okunanlardan indirmiyordu hatta çalışan abi al al beleş dedi kaçıramadım kaptım dostlar.
Kitabı okurken gözlerimle beyin hücrelerim arasında tarihi bir savaş yaşandı. Gözlerim “okuyacağız” derken, beynim “bunu hak ediyor muyuz” diye ağladı. Yani hak etmekten kastım böylesi, mitoloji cennetinin bekçisinin bile göz yaşlarını tutamadığı bir güzellikteki kitabı okumak için yeterli bilişsel seviyeye gelip gelmediğimden emin olamadım yani. İnsanın öznenin fenomenolojik sınırlarında deneyimlediği mevcut bilinç durumunun, evrensel gerçeği kavrayış düzeyine ulaşabilmesi için yeterli bir evrimsel aşamaya gelmiş olup olmadığına dair derin bir düşünceye dalarak, bu noktaya gelip gelmediğimi düşündüm.
Kitaba gelirsek:
Cümleler öyle bir akıyor ki, sanki klavyeye bir şey düşmüş bir şeyler yanlışlıkla yazılmış ama olsun gelişime açık bir kalem. Betimlemeler bazen aşırı detaylı bazen ise öyle eksik ki ana karakterin kaç kolu olduğunu hala bilmiyorum. Hatta ana karakter var mı bilmiyorum. Kurgu muydu bilmiyorum.
Diyaloglar desen, insanı derin düşüncelere sürüklüyor: “Bu karakter gerçekten mi yaşıyor, yoksa yazar onu hayali arkadaş olarak mı yazdı?” Bazı cümleler öyle anlamlı ki, düşündüm, düşündüm… düşündüm… ve hâlâ ne demek istendiğini anlamış değilim. Belki de bir şifre var? Kitabı baş aşağı mı tutmalıyım? kesşke başarılı bir okur olsam da anlayabilsem ama koyunum ben ağlayacağım
"Halden anlamak için insanlığın hallerine şahit olmak gerekir."
Ama bunun için illa sırt çantasını takıp Afrika’ya gitmeye gerek yok. Kimse elinde dürbünle “Bakın, işte burada nadir görülen bir yoksulluk çeşidi var” diye vahşi hayat belgeseli sunmak zorunda değil. Çünkü bizim ülke zaten ağır dram + kara mizah + distopya paketine sahip bir açık hava tiyatrosu!
Öyle sahneler yaşıyoruz ki, Hollywood görse "Bu kadar abartmayın, izleyici inanmaz" der. Çocuklarına pantolon alamadığı için canına kıyan babalar, çocuklarını ısıtmak için saç kurutma makinesiyle kendini asan anneler… Bir filmde olsa "Yok artık, bu kadar da olmaz" diye çıkıp gidersin ama burası gerçek dünya ve maalesef çıkış kapısı yok! İş bulamayıp kendini öldüren gençler mi dersin, "Çocuklarım aç" diye kendini yakan babalar mı? Yani, ülke olarak o kadar trajik bir hikâyemiz var ki
"Afrika çok güzeldir, bir sürü diyet yapan insan gördüm, hepsi de tevekkül ediyorlardı."
Gerçekten, birinin çikolata yemeyi bırakıp mango yemesi o kadar derin bir huzur veriyordu ki, sanki diyet değil, bir meditasyon seansı yapıyormuş gibi duruyorlardı. Yani, o kadar sakinlerdi ki, "Ben diyet yaparken bile huzuru bulurum" diye ruh haline bürünmüş gibiydiler. "Ne olacak?" demiş emine hanım, "Kek yapıp götürürüm!" Hem de böyle bir yardımseverlikle. Ama bir sorun vardı: Elektrik yoktu!
Çırpıcı mı? Hah! Böyle pratik bir aletle işimiz ne? O yüzden, elektrikle uğraşmak yerine, "Hadi bu işi uçakla halledeyim!" dedi. Uçağı çağırdı, kek siparişi verdi. Ama asıl soru şu: Kim uçaktan kek gönderiyor, ben mi çok lüks bir insan oldum dedii? sonra hatırladı, vergiler vov vergiler var.
Afrika'ya dair en son Ernest Hemingway'in Afrika'nın Yeşil Tepeleri'ni ve Chinua Achebe'den Her Şey Parçalanıyor'u okumuştum. Ama bu, onlardan çok daha iyi olmuş! Çünkü onların kitabında sadece Afrika vardı, burada ise Afrika'yı da, her şeyi daha da karıştıran bir felsefi tartışmayı da, belki biraz çılgın bir kek tarifi de bulabilirsiniz. Üstelik hiçbiri uçakla kek getirme deneyimi yaşamamıştı!