20. yüzyıla baktığımızda, fikirlerini sakınmama açısından dönemin en etkili düşünür ve yazarları arasında Jean-Paul Sartre'ı görürüz. Yazarlık kariyerinde, edebiyatı her zaman bir savaş olarak görmüştür ve özgürlüğü hissetmek için yazar. Ona göre kendisi ve dönemindeki diğer edebi kişilikler, özgürlük mücadelesinde birer savaşçı ve sözcüdür; okuru tam özgürleşme sürecine taşırlar. Yüzyılın başında edebiyat alanında yaşanan dil bunalımını iyi analiz eder ve bunu şiirsel bir bunalım olarak değerlendirir. Onun gözünde bu bunalım, etkilerini yazarların kişiliklerinden net bir şekilde kurtulmasıyla gösterir. Deneyimli yazara göre şairler sözcükleriyle bir nesne yaratırlar; yazarlar ise kendilerini söylemde gösterir ve nesneleri adlandırırlar. Dil, edebiyat alanında bir kabuk görevi görür ve edebiyat çevresini diğer insanlara karşı korur. Jean-Paul Sartre edebiyat kavramını üç farklı kategoride değerlendiriyor. "Yazar", "Yazarın görevi" ve "Okurun konumu" olarak Sartre açısından üç farklı edebiyat yorumu görüyoruz. Ağır bir üslup sizleri bekliyor, Sartre düşüncelerinizi aydınlatacak görüşlerle karşınıza çıkıyor.
Ona göre, yazarın tüm işi sözcüklerin getirdiği anlamlarladır. Üslup da yazarın en büyük yardımcısıdır. Sözcükler, yazarı kendi benliğinden koparıp tüm dünyaya savurmaktadır. Şairlerse sözcükleri bir "şey" olarak görmekte ve dizeleriyle bir "nesne" yaratmaktadır. Şiirin güdümlü olmasını istemeyi budalalık olarak niteler. Düzyazı yazarın duygularını sergilediği ölçüde edebiyatı ve okurları aydınlatır, şairler ise tutkularını dizeye yansıttığında, sözcğkler bu tutkuları alır ve şiir bir nesneye dönüşür. Sartre için edebiyatta düzyazı yazarı yararcıdır. Ona göre yazmak, yazar için bir eylemdir ve yazar yazdıklarıyla açığa çıkarmakta, toplumu değiştirmektedir. İkinci bölümde Sartre, neden yazıldığına yönelik cevaplar arar. Ona göre yazmanın ve sanatsal yaratıcılığın ilk koşulu, dünya karşısında önemli olduğumuzu duyumsamaktır. Yazarlar ve şairler, sözcükleri ve oluşturdukları nesnelerle okura kılavuzluk eder. Deneyimli yazar, her edebi yapıtın bir çağrı görevi gördüğünü düşünür. Yazar özgürlük ister ve okurların özgürlüğüne seslenmek için yazar. Yazarımız, okumayı yazar ile okur arasında karşılıklı bir cömertlik anlaşması olarak görür.
Üçüncü bölümde, okur için yazıldığını söyler ve okurun edebiyattaki konumunu açıklar. Okur, yazarın yazdığı düzyazılarla kendi somut özgürleşmesini gerçekleştirmelidir. Yazar ve okur, birbirlerini etkileyen doğrusal bir iletişim içindedir. Okurlar yazarların özgürlüklerini görmektedir, ve bu özgürlüğü sorular sorarak değerlendirirler. Yazar hem gösterdiği özgürlükle hem de güdümlülüğüyle okura karşı bir arabulucu konumundadır. Yazarların yazdıklarıyla toplumun bilincini uyandırabileceklerini, mutsuz bir bilinç yaratabileceklerini ve bunun sonucunda yazarların dengeyi sağlayan kurumlarla çatışabileceğini vurgular. İçinde bulunulan yüzyıllara göre yazar-okur ilişkisini irdeler. Bu yüzyıllarda yazarın ve okurun durduğu konumları değerlendirir. Son bölümde, 1947 yılı sonrası yazarın durumunu mercek altına alır. Fransız yazarların dünyanın en kentsoylu yazarları olduğunu ifade eder. O dönemde şiirin misyonunu sadece kitaplarda küçük puntolu süs olarak yer alması ve geleceğin kentsoylu çocuklarını heyecanlandırması olarak görür. Kendini ve kendi dönemindekileri,üçüncü kuşak yazar olarak niteliyor. Dönemin edebiyatında hakim olan düzeni benimsemişler ve köktencileri edebiyat açısından karşılaştırıyor.