·90 syf.····Okunma: 03 Nisan 2025 10:14 Çok cici bir novella bu. Kitaplar üzerine kurulmuş kısa ama derinlikli bir anlatı.
Kitap tutkunu, hem bir okur hem de bir kitap koleksiyoncusu olan Breuer’in yaşamına konuk oluyoruz. Profesör Bluma bir gün yolda şiir kitabı okuyarak ilerlerken, bir arabanın çarpması sonucu hayatını kaybeder. Üniversitede yerine gelen akademisyen onun masasında bulduğu bir kitabın ilk sayfasında Brauer’in adını görür ve bu ismin peşine düşer. Brauer, eşinden boşanmış, yalnız yaşayan bir memurdur. Tek tutkusu işinden arta kalan tüm vaktini kitaplara ayırmaktır. Brauer öylesine bir kitap tutkunudur ki evinin banyosu bile kitaplarla doludur ve onların zarar görmemesi için kışın bile soğuk su ile banyo yapar. Hayatındaki bir dizi olaya tanıklık ederiz kitap boyunca.
Bir çok yazarın adın geçiyor bu eserde. Bir çok kitaba atıf yapılıyor. Aslında Brauer’in kısa hayatına değilde, kitapların ölümsüz dünyasına bir bakış atıyoruz. Sahile gerçek kitapları tuğla niyetine kullanarak bir ev inşa eden Breuer bile bir gün ölür ama kitaplar bir sonsuzluk sarmalında yaşamaya devam eder, mesaj tam olarak bu.
Kitapların kahraman olduğu öyküleri okumaya bayılıyorum. İki kat haz veriyor insana. Hele adı geçen kitapları okumuşsam daha bir derin bağ kurmuş hissediyorum kendimi yazarla. Ama şunu da itiraf etmeliyim ki Braur’in okurluk macerasında beni bir parça rahatsız eden bir şey vardı. Alberto Manguel Gezgin, Kule ve Kitap Kurdu’nda okurluğun türlerine bir fener tutar. Bugünkü olumlu anlamının aksine kitap kurdu olmanın bir kaç yüzyıl evveline kadar çok da iyi bir anlamı yoktur aslında Manguel’in anlattığına göre. Kitap kurtları, tüm gününü okuyarak geçiren, toplumdan ve yaşamsal gerçekliklerden kopuk, sosyal çevre tarafından çok ciddiye alınmayan, genellikle dalga geçilen bir insan kategorisini oluşturur. Bauer tam olarak böyle birisi. Okumanın nesi kötü diyebilirsiniz ama benim kişisel görüşüm şu ki; hayat kitaplardan ibaren değildir. Okumaya ciddi bir mesai ayıran biri olarak, okumanın insana acılarla dolu bir dünyadan kaçma, yaşamı daha güçlü bir şekilde sırtlama fırsatı verdiğini kabul ediyorum. Fakat okumak, okuduklarını bir dantel işlercesine hayatla bağlayabildiğin ölçüde güzel. Bir heykeltraş ustalığı ile kitapları bir çekiç gibi kullanarak kendinden bir şaheser yaratırsın. Fakat bunu toplumda daha güzel bir şekilde var olmak için yaparsın, kendinden yarattığın o eşsiz eseri karanlık bir bodruma kapatmak için değil. Schopenhauer da benzer bir şeyi savunur. İnsanın çok fazla okumak yerine daha az okuyup, okudukları üzerine düşünmesi, beyninin okudukları ve yaşamsal gerçeklerle anlamlı bağlar kurmasına izin vermesi gerektiğini vurgular büyük düşünür. Tabi ki burada günde ortalama 6-7 saate denk gelen bir okuma mesaiden bahsediyoruz ki günümüz toplumunda okumaya bu denli zaman ayırabilecek insan sayısı çok azdır sanırım. Yani uzun lafın kısası Breuer gibi kitapların dünyasında delirmeye zaten vaktimiz yok.
Bitirmeden şunu da söylemeliyim ki, Latin Amerikalı yazarların kitaplar üzerine böylesi akıl yürüterek eserler ortaya koymasına bayılıyorum. Edebiyata Övgü üzerine yazdığım incelememde de bahsetmiştim. Latin Amerika hem iyi okuyan hem de çok iyi yazanların diyarı galiba. Alberto Manguel, Borges, Marquez, Llosa ve Fuentes gibi hem okur hem yazar olan büyük ustaları da kez daha anmış olayım.
Sevgiler…