"Feleğin çemberini kim çevirir bilir misin? Varlık ve yokluk arasındaki ince çizginin Araf'ında , uğursuz bir yalnızlığa işaretlenmiş olanlar."
Felsefe öğretmeni arkadaşım Berrin Aydın onu tanıdığımdan beri hep iyi bir okurdu. Zaman zaman heybesinde biriktirdiklerini yazıya dökerdi. Çok da beğenirdim. Mart ayında nihayet ilk öykü kitabı Kayıp Oyuncak Bebek çıktı.
Bir çırpıda, elimden bırakamadan, okuyup bitirdim. Çünkü öykülerde bahsi geçen kadınlar çok tanıdıktı. Hepimizin mahallesinde, komşusunda, evinde, bizzat kendinde rastlayabileceği özelliklere sahip kadınlar...Öyküler dokunuyor insanın yüreğine. Bazen beklenmedik şekilde bitiyor. Bazen hüzünlü, bazen duygusal... Okura bırakılmış bazı yerlerde yorum.
Öykü isimleri eşya ve nesne isimleri genelde. Tanpınar 'ın "Rüyası ömrümüzün çünkü eşyaya siner." dediği dize gibi. Karakterlerin hayatlarında derin izler bırakan nesneler öykülere adını vermiş.
Apartman isimleri de çok ince düşünülerek seçilmiş yazarımız tarafından. Karakterlerin yaşamlarına tezat oluşturacak şekilde. Aziz Nesin'in insanların soyadı alma hikâyesini anımsattı bu tezatlık bana.
Her öykünün başındaki epigrafları ayrı sevdim. Hepsi çok güzeldi. Öyküleri özetler nitelikte ve edebî.
İçimin cız ettiği, kahramanların yerine kendimi koyduğum çok öykü oldu.
#tatkaçıran
Sıdoş karakterini son öyküye kadar Dede Korkut gibi, Umay Ana gibi bir misyon yüklenmiş her apartmanda illaki olan bilge şaman olarak hayal etmiştim. Son öyküde onun tüm kadınların çocukluk yıllarındaki - bir numaralı sırdaşı- kayıp oyuncak bebeklerini temsil ettiğini düşündüm. Onu kaybettiğimizde çocukluktan çıkıp yetişkinliğe adım atıyoruz sanırım. Zaten yazarımız da eserini oyuncağını erken kaybeden tüm kız çocuklarına ithaf ediyor.
Biz yine de kaybetmeyelim oyuncak bebeğimizi. O hep bizimle olsun.