Bazı kitaplar vardır; kapağını kapattığınızda öylece kalakalırsınız.
Sanki elinizden düşen bir roman değil, başka bir insandır.
İçine öyle bir yaşam sıkıştırılmıştır ki, siz yalnızca okuyup geçemezsiniz.
İçinizde bir iz, boğazınızda bir yumru, gözlerinizin ucunda bir sızı kalır.
İşte Sağanak Altında böyle bir kitap.
Bu kitapta anlatılan bir hayat değil, bir çığlıktır.
Fransa sokaklarında yürüyen, elleriyle fırın hamuru yoğuran ama yüreğinde yangın taşıyan bir adamın çığlığı.
Kimseye duyuramamış, anlatamamış, susturulamamış bir çığlık.
Ne babasına, ne karısına, ne yaşama, ne ölüme...
Hepsiyle yarım kalmış, hepsiyle kesik kesik konuşmuş bir insanın iç hesaplaşması bu.
Jean Teule’nin kalemi ne kadar yalınsa, o kadar da acımasız.
İçinizi dağlayan cümleler kuruyor ama hiç bağırmadan.
Sessiz bir boğulma gibi…
Sayfalar ilerledikçe, bir fırıncının değil; için için tükenen bir insanın,
çürümeye yüz tutmuş bir aşkın,
ve en çok da göz göre göre büyüyen bir yıkımın öyküsüne şahit oluyorsunuz.
Her cümlede ıslanıyorsunuz.
Ama bu ıslaklık yağmurdan değil, pişmanlıktan, öfkeden, acıdan oluşmuş bir sağanak.
Adaletin olmadığı bir toplumda,
sevmenin bile suç sayıldığı bir çevrede,
"ben sadece yaşamak istedim" diyen bir adamın başına yağan felaket damlaları.
Kitap boyunca kendinize şu soruyu soruyorsunuz:
"Bir insan ne kadar yalnız bırakılabilir?"
Ve sonra cevabı görüyorsunuz:
"Öyle bir yalnızlık ki, suç bile tek başına işlenmiyor."
Teule’nin kahramanı bir kurban mı, yoksa bir katil mi?
Sevgiye susamış biri mi, yoksa sevdiğini öldüren biri mi?
Cevap ne kadar net gibi dursa da, bu kitap sizi gri bölgelere sürüklüyor.
Hiçbir duyguyu tek başına bırakmıyor.
Sevgiyi nefretle, suçu masumiyetle, hayatı ölümle dans ettiriyor.
Ve en sonunda…
Bir fırın dükkanının sıcaklığının bile
bir adamın içindeki soğukluğu ısıtmaya yetmediğini anlıyorsunuz.
Ekmeğin kabuğu ne kadar çıtırsa, içi o kadar boş…
Bir hayatın içi gibi.
Şimdi rol yapıyorum, çünkü bazı acılar sıradan kelimelerle anlatılamaz.
Bir sokakta yürüyorsun…
Gözlerin yerde, ruhun gökyüzünde.
Bir vitrinde kendini görüyorsun;
bir adam...
Yağmurun altında, ıslanıyor ama ıslandığını fark etmiyor.
Çünkü içi çoktan sele kapılmış.
İşte o adam sensin.
İşte o adam bu kitapta.
Ve sen, her sayfada biraz daha boğuluyorsun.
Jean Teule, kalemiyle değil, bıçağıyla yazmış bu romanı.
Her satır bir kesik, her cümle bir yara.
Ama öyle zarif, öyle edebi ki, kan bile şiir gibi akıyor.
Sağanak Altında bir adamın değil; tüm yitiklerin romanı.
Duyulmayanların, affedilmeyenlerin, sevilmeyenlerin hikâyesi.
Son sayfayı kapattığınızda,
bir roman bitmiyor.
Bir insan, usulca içinizde ölüyor.
İstersen bu duyguyu daha da derinleştirebiliriz… Kitaptaki belirli sahneler üzerinden analizli, sahneleri canlandırarak bir inceleme de yapabilirim. Devam edelim mi?