Kitabın başlığı oldukça paradoksal görünüyor. Bu paradoks, başlığı daha da dikkat çekici kılıyor. Kitaba başlamadan önce, ilk olarak başlık üzerine düşünmeye başlıyoruz. Ortada bir boşluk var; ancak bu boşluk, çiçekli bir boşluk. Varlık ve yokluk bir arada. Muhtemelen boşluk, umutsuzluğu ve çaresizliği; çiçek ise umudu ve güzelliği temsil ediyor. Böylece kitabı daha okumaya başlamadan önce, karşıtlıkların bir aradalığına odaklanan bir gözlükle okumaya başlıyorum.
Boşluk üzerine düşündüğümüzde, bunun bizde metafizik bir çağrışım uyandırdığını; çiçeğin ise hem gözle görülür bir şey olması hem de ona da metafizik bir anlam yüklenmesi açısından dikkat çekici olduğunu fark ediyoruz. Bu anlam ise hepimizin tahmin edebileceği gibi “umut” duygusu. Ancak bana göre yazar, umutsuzluk zemininden filizlenen bir umuda işaret etmek istiyor. Elbette bunlar, kitabın başlığına yönelik kişisel çıkarımlarım.
İlk öyküyü okuduğumda, insanlarda derin bir huzursuzluk ve umutsuzluk duygusunun işlendiğini görüyorum. Öykü, bireyin varoluşsal sancılarını ince bir duyarlılıkla ele alıyor. Aynı zamanda bir arayış ve araştırma kurgusu dikkat çekiyor; karakterler, hem içsel bir yolculuğa çıkıyor hem de hayatın karmaşık ağı içinde kendi yerlerini bulmaya çalışıyorlar. Gündelik yaşamın görünmeyen ağırlıkları, kişisel mücadeleler ve içsel çatışmalar öyküde görünür kılınıyor. Özellikle kadın karakter üzerinden şekillenen bu varoluşsal sorgulamalar, toplumsal rollerin ve bireysel kimliğin kesişiminde derinlikli bir şekilde işleniyor.
Öyküde kadınlara yüklenen toplumsal roller ve beklentiler de dikkat çekici bir şekilde işlenmiş. Toplumun kadına bakışı, ona yönelttiği roller ve güzellik algısının karşı cins tarafından nasıl karşılandığı, çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriliyor. Güzel bir kadın olmanın, kimi zaman bir ayrıcalık gibi sunulsa da aslında ne denli ağır ve sınırlandırıcı bir yük haline geldiği anlatılıyor.
Annelik duygusunun böylesine tatlı bir şekilde işlenmesi çok hoşuma gitti.
“Bebeği ellerimize aldığımızda, aklımız artık her zamanki aklımız değildi; bir yandan farklı yönlere doğru aynı anda genişleyerek kontrolden çıkmaya hazır balonlar gibiydi, öte yandan da bir noktayı aydınlatan lambalar gibi parıldıyordu.”
Bir bebekle buluşma anı, edebiyatta ancak bu kadar içten ve etkileyici bir şekilde anlatılabilirdi.
Yazarın kullandığı bazı cümleler gerçekten derinlikli ve düşündürücü:
“Bir yazıyla ya da harfle vakti saati gelmeden karşılaşılmıyor. İllaki kaderle çarpışacak insan; eşyayla ve kelimelerle. Bir şey yazılmaya görsün, beklenmedik zamanda yazanın bile kestiremediği gayesine ulaşır, sırrını ifşa eder eninde sonunda.”
Bu cümle, sözcüklerin bir kader gibi insanla buluşma biçimini şiirsel bir dille gözler önüne seriyor.
Bir başka çarpıcı ifade ise şu:
“Kurbağanın bir hikâyesi olduğunu bilmeyen, görüntüsünün ötesine geçemeyen insanlar.”
Bu satırlar, bize “bakmak ”la “görmek” arasındaki farkı hatırlatıyor. Yazar, yüzeyde kalmanın ne büyük bir körlük olduğuna işaret ediyor.
En çok etkilendiğim öykü ise “Kargaların Ruh Hali” oldu. Meliha ve Müyesser’in kalplerindeki bakış, kelimeler aracılığıyla öyle güzel yansıtılmış ki… Çevremizde Müyesser gibi toksik insanlar az değil. Meliha, insanlara “güvercin” nazarıyla bakarken, Müyesser onları “karga” olarak nitelendiriyor. Bu, sadece bir benzetme değil; iç dünyamızın bir yansıması. Karga, çoğu zaman uğursuzlukla özdeşleştirilir. Tanımadığımız insanlara hemen bu gözle bakmak, aslında içimizin de bir kargaya dönüştüğünün göstergesi olabilir. Bence kullandığımız kelimeler, içimizin resmidir. Olaylara Müyesser gibi bakarsak, gideceğimiz yer de öyküdeki gibi karanlık olur. Son söz: Müyesser gibi olmayın. Çünkü insan, eninde sonunda içindekiyle karşılaşır.
Ve keşke her şey şu cümledeki gibi sade ve huzurlu olabilse:
“Rehber öğretmen pencereyi kapatıp dünyanın sesini kesti.”
Keşke biz de zihnimizdeki tüm pencereleri, sekmeleri kapatabilsek… Sessizliğe açılan bir huzur penceresi bulabilsek.
Şu cümleler içime dokundu, çok hoşuma gitti:
“Hüzünle gülümsüyordun davetsiz misafire. Çiçekli bir yorgana benzeyen boşluğuna ben de girmek istedim bir ucundan ya… nafile. Bırakmadı beni uzayıp giden gölgelerim.”
Bu cümle, hem melankoliyi hem de dokunulmaz bir mesafeyi zarifçe anlatıyor. Boşluk, bir yandan sıcak ve davetkâr; öte yandan erişilemez ve gölgelerle dolu. Özellikle “çiçekli bir yorgan” benzetmesi, boşluğu bile yumuşak ve narin bir şeye dönüştürüyor.
Bazı benzetmeler de içimi hoş etti, insanın kalbine bir serinlik gibi iniyor:
“Kendini sonsuz bir çimenlikte, pamuk şekeri gibi bulutlara doğru yürüyormuş gibi hissetmeye çalış.”
Bu cümledeki imgeler, insanı bir çocukluk hayaline, hafifliğe ve saflığa götürüyor. Sonsuzluk, yumuşaklık ve huzur bir araya geliyor. Kelimeler adeta insanın içinde salıncak kuruyor.