Mazi Yayınları tarafından 2024 yılında okuyucuya sunulan 295 sayfalık eser on beş bölümden oluşuyor.
Kimi tarihçiler tarafından ”I. Dünya Savaşı’nın Hitler’i””olarak da isimlendirilen 20. yüzyılın en tartışmalı şahsiyetlerden biri olan Kayzer 2.Wilhelm’in bu eseri birçok tarih meraklısı okurun beklediği gibi bir otobiyografi değildir. Savaşın bittiği 1918 yılında 30 yıllık saltanatının ardından tahtından feragat ederek Hollanda’ya iltica eden Kayzer, 1922 yılında yayınlanan bu eserde, yaşadıklarını ve özellikle tenkit edildiği ve suçlandığı konularla ilgili düşüncelerini yazıya dökmüştür.
Bunu özellikle vurgulamam gerekir, çünkü otobiyografi ülkemizde de zevkle okunan bir edebi daldır. Ama bu kitapta Kayzer doğumundan başlayarak hayatını anlatmıyor; onun yerine ağırlıklı olarak tahta oturduktan sonra yaşadıklarını yazmış. Eseri, bir nevi gayrı resmi savunma olarak da kabul edebiliriz.
Kayzer, ilk altı bölümde, ağırlıklı olarak Bismarck başta olmak üzere, beraber çalıştığı şansölyeler ve önemli gördüğü başkanlar hakkında bir değerlendirme yapıyor. Bunu takiben, bilim ve sanat çevreleri, kilise, ordu ve dolaylı olsa da Papa ile ilişkileri ve onlarla yaşadığı sorunlar hakkında yaşananları anlatıp, kendi fikir ve savunmalarını kaleme almış.
Tüm yaşananların temelinde I. Dünya Savaşı olmasına rağmen, bu kitapta savaşa ve silahlı kuvvetleri oransal olarak oldukça az yer verildiğini de özellikle belirtmem gerekir. Diğer bir deyişle, bu askeri tarih edebiyatına giren bir eser olsa da, “savaş” olgusu, muharebe tarihi, askeri strateji, orduların karşılaştırmalı güçleri, savaşın kronolojik akışı, belirleyici muharebeler gibi konulara neredeyse hiç yer verilmiyor. Bir bakıma, kendisine yöneltilen suçlamalara mahkemeye çıkmadan, sıcağı sıcağına savaşa katılan ülke liderlerine ve tüm Dünya basınına sonra da sıradan okuyuculara ve tarihçilere kendi kaleminden sunduğu bir savunma metni bu eser. Savaş tarihine ilgi duyan bir okur için, taktik ve strateji konularında neredeyse hiçbir bilgi içermediğini yazmam gerekir.
Fatma Gözdenur Mercan’ın yaptığı tercüme bazı bölümlerdeki düşük cümleler haricinde, 1920 yılında bir aristokrat tarafından yazılmış Almanca bir eserden yapıldığı düşünülürse okuyucuyu zorlamıyor. “Aristokrat” deyimini özellikle ekledim, çünkü aldığı tüm eğitim ve öğretim II. Wilhelm’in konuşma ve yazı tarzını doğal olarak etkiliyor. O dönemlerde bile sıradan vatandaşın anlamakta zorlanacağı bir üslubu günümüze tercüme etmek zor bir süreçtir. Buna ek olarak, orijinal metnin bütünlüğünü ve üslubunu da bozmadan, sadece daha anlaşılır hale gelebilecek ince ayarlar yapmaya çalışmak da, başlı başına bir çaba ister.
Tercüme ile ilgili bu kısmı bilerek uzun tuttum, çünkü okuyucu bu eserin farkındalığının bilincine varırsa, eseri okuması ve anlaması daha kolay olur. 19. Yüzyıl sonu ve 20. Yüzyıl başı Almanca eserlerin orijinalleri bile daha zor okunur ve anlaşılır. Bunun dışında, bir baskı hatası gözüme çarpmadı. Ancak, II. Wilhelm’in keşke ekleseydi dediğim, bir “Giriş” veya “Önsöz” kısmı bir sonraki baskıya yayınevi tarafından eklenebilir. Mazi Yayınları haklı olarak kitabın orijinalliğini bozmak istememiş, ama bence kitap bunca sene sonra bir editörün elinde geçmeli.
Sadece dilimizde değil, İngilizce ve Almanca literatürde bile bu hakkında yazılmış bir biyografiye ender rastlayacağınız Iı. Wilhelm hakkında bu eseri, döneme ilgi duyanlar mutlaka kütüphaneleri katsınlar.