Puan vermedi·200 syf.····Okunma: 06 Nisan 2025 13:01 TÜRKİYE’NİN MAARİF DAVASI
Nurettin Topçu, Türkiye'nin Maarif Davası isimli kitabını neden yazdığını özetler niteliğinde ön sözünün ilk satırlarında ifade ediyor. O, milletimizin üç asırdan beri geri kalmışlığının en büyük sebebinin hem kültür alanında hem de maarif sahasında geri kalmışlığımıza yormaktadır. Bundan dolayı onun bu kitabı maarifin gelişmesi adına bir katkı olması amacıyla yazdığı söylenebilir.
O, maarif alanındaki geri kalmışlığı ve yozlaşmayı şöyle özetliyor; okullar eski okulların kalitesinden uzak kalmış; bu okullarda ilim sevgisi aşılanamamış; ilim tamamen maddi hayata menfaat amaçlı bir araç görülmüş; maneviyattan uzaklaşılıp teknik putlaştırılmış her alanda olduğu gibi maarif alanında da körü körüne Batı taklitçiliği en önde yer almıştır.
Nurettin Topçu, medreseyi milli mektebimiz olarak telakki etmektedir. Ancak medreseler, günün şartlarından, irfanından, uluslararası fikirlerden kopup uzaklaştığı için maalesef adeta bir enkaza dönüşmüştür. Bundan dolayı ona göre Milli mektebimiz şöyle olmalıdır; metafizik ve ahlak prensiplerini Kur'an'dan alarak milletimizin ruh yapısını beslemeli üç bin yıllık kültür ağacımızın yemişlerinden toplayarak evrensel bir ruh ve ahlak cihazı ortaya koymalıdır.
Nurettin Topçu’ya göre toplumlar geleceklerinin akıbetini merak ediyorlarsa, “gençlerine” bakmaları yeterlidir. Gençlerin meşguliyetleri, ilgi alanlarına, yönelişlerine bakmak; o toplumun geleceği hakkında yüksek oranda fikir verecektir. Topçu, kendi gençliğimize baktığında ise gençliğin büyük oranda Batı taklitçiliği içinde olduğunu ve İslam şuurundan uzaklaştığını tahlil etmektedir. Gençliğin mihenk taşının, muharrik gücünün Batı olduğunu belirtir. Topçu’yu bu tahlile sevk eden en büyük etken, gençliğin maddiyata ve bedensel hazlara yönelmesidir. Özellikle Batı hayranlığı ve kompleksi karşısında gençliğin özünden uzaklaştığını ve adeta “çürük bir neslin” yetiştiğini dile getirir.
Nurettin Topçu’ya göre neslin bu hastalıktan kurtulması gerekmektedir. Bunun tedavisi ise ilim, felsefe, sanat, ahlak ve din alanına yoğunlaşmaktır.
Günün maarif sistemini eleştiren Nurettin Topçu; özellikle okulların ahlaktan ve maneviyattan uzaklaştığını, buna karşılık maddiyata ve fen bilimlerine daha çok önem verdiğini dile getirir. Günümüz okullar da tıpkı gençliğin Batı’yı taklit etmesi gibi, Avrupa’daki okulları temel kriter alarak düzenlenmektedir.
Topçu, medrese geleneği içindekileri de Batı taklitçisi yenilikçileri de eleştirir. Medrese geleneğindekiler kendilerini bilime, düşünceye, felsefeye ve sanata kapatmış; ezbercilik ve tekrar üzerine kurulu bir eğitim anlayışını sürdürmektedir. Oysa geleneğimizin en güzel yanlarından biri hukuk, fıkıh ve tasavvufun bir arada ilerlemesiydi – ta ki içtihat kapısı kapanana kadar. Batı taklitçisi yenilikçiler ise kendini tamamen geleneğe ve dine kapatıp, yönünü bütünüyle Batı taklitçiliğine çevirmiştir. Onlara göre her şeyin en iyisini Batı bilmekte ve tüm inkılaplar bu anlayışla yapılmıştır.
Nurettin Topçu, millet mektebinin nasıl olması gerektiğini de tarif eder. Mektep, ruha hitap etmeli, değer katmalı, tarihine bağlı ve insan şuuru taşıyan bir nesil yetiştirmelidir. Edebiyat ve felsefeden kopmamalı, nesillere bu değerler aktarılmalıdır.
İkinci bölümde mektep, öğretim, öğrenilecek konular ve muallimlik gibi kavramlara değinir. Mektebi “muhabbet tezgâhına” benzetir. Bu mekandaki öğrenmenin kaynağı ise Mevlânâ ve Yunus Emre’nin ilahi kaynaklı öğretileridir. Çünkü bu kaynaklar, insanı gerçek anlamda yücelten bir öğretidir ve insanın yaratılış gayesiyle uyumludur. Ancak öğrenme konusunda seçici olunması gerektiğini vurgular. Zira avam ile âlim arasındaki en önemli farklardan biri, neyi öğrenip neyin öğrenilmeyeceğini bilmektir. Bu noktada Topçu, mekteplerin çocuğa gerekli gereksiz çok şey öğretmesini de eleştirmektedir.
Topçu'nun fikrindeki ideal mektep, "millî mekteptir". Kaynağını Kur’an’dan alan, ruhları yücelten, hayatın her alanına hazırlayan bir kurumdur. Tüm mektepler bu doğrultuda olmalıdır.
Topçu’ya göre bu büyük inkılap, sadece mekteple sınırlı değildir. Mektebin temel taşı olan muallim de büyük mana ve mesuliyet taşır. Muallim basit bir iş erbabı değil; toplumu yönlendiren, ruhları yoğuran, karakter inşa eden, sanatkâr ruhlu kişidir. Muallim sadece bilgi veren, çocukları meslek hayatına hazırlayan bir rehber ya da memur değildir. Onlar, gençlerin ruhuna işleyen, onlara ufuk çizen, fikir ve terbiye yükleyen kişilerdir. Toplumun yozlaşması, değer kaybı ve ahlaksızlığın temel nedenlerinden biri de bu sanatkâr ruhu taşıyan muallimlerin eksikliğidir. Bu nedenle muallim, özgür ve özgün fikirlerin kaynağı olduğunun bilincinde olmalıdır.
Topçu günün mekteplerinde derslerin içeriğinin boşaltıldığını, yüksek ideallere götürmesi gereken müfredatın amacından saptığını vurgulamaktadır. Okullar sadece diploma veren, içi boş binalara dönüşmüştür. Gerçek eğitim, nitelikli muallimlerin eliyle gerçekleşebilir.
Eğitim sisteminde bilgilerin sadece ezberletilmesi değil, aynı zamanda yaşantıya aktarılması gerektiğini savunan Topçu; öğrenmenin ahlakla birlikte olması gerektiğini vurgular.
İlköğretimde çocuklar ahlak ve amel temelli yetiştirilmeli, karakter inşa edilirken tarih şuuru, geleneksel hikmet, sevgi ve saygı gibi değerlerden yararlanılmalıdır.
Topçu’ya göre ahlaki eğitim, sadece ailede değil, okulda da verilmelidir. Çocuğa ahlak eğitiminin verilmesinde aile ne kadar önemliyse, okul da bir o kadar önemlidir. Ona göre “bir baba çocuğu gökten indirir; bir hoca ise yerden göğe çıkarır.”
Öğretmen, öğrencisine en güzel örnek olmalı; onları notla veya okuldan atmakla tehdit etmemelidir. Öğrencisine şefkat ve merhametle yaklaşmalı, onların ahlaki gelişimine katkı sağlamalıdır. Öğretmenin asıl vazifesi karakter inşasıdır.
Sonuç olarak, Topçu’nun eğitim anlayışında “ahlak” temel taşıdır. Okul, ders, öğretmen ve öğrenci ilişkileri bu ahlak zemininde şekillenmelidir. Toplumda yaşanan ahlaki çöküntünün temel sebeplerinden biri, yapılan inkılapların maddi alanda kalması ve ahlaki terbiyeyi çökertmesidir. Bu bağlamda ahlakı okula ulaştırmanın yolları; tarih bilinci kazandırmak, milli kültürle bağı güçlendirmek, dinin maneviyatından faydalanmak ve üniversiteleri toplumun değerlerine yabancılaşmaktan kurtarmaktır.
Okulların ve öğretmenlerin, çocuklara sadece bilgi değil; aynı zamanda ahlak kazandırmaları gerekmektedir. Cinsiyet farkı gözetmeksizin, her bireyin manevi gelişimi önemsenmeli; öğretmenler çocukların kalplerini ve ruhlarını da inşa etmelidir.