Geçen yıl “Boyalı Peçe”romanıyla tanıdığım,”Ay ve Altı Peni” romanıyla çok sevdiğim Somerset Maugham’ın okuduğum 3.romanı “İnsanın Esareti” yine beni can evimden vurdu. Yazarın her okuduğum eserinde,yazarla daha önce tanışmamanın pişmanlığını yaşıyorum. Roman bittikten sonra 20.yy da yazılmış en iyi 100 romandan biri olduğunu okudum,açıkçası hiç şaşırmadım. Maugham’ın gerçekten farkı olmayan anlatımı,tıpkı bir film izler gibi gözünüzde capcanlı duran karakterleri, kitabı bitirmenizin üzerinden aylar geçse bile gözünüzün önüne gelen anları yazarın bu işte ne kadar başarılı olduğunun en büyük kanıtı bence.
Küçük bir çocukken ebeveynlerini kaybedip akrabalarının yanına yerleştirilen ve doğuştan fiziksel engeli olan Philip’in hayat hikayesi bu roman. Onun berbat başlayan okul,iş ve aşk hayatı,icra etmeye çabaladığı sanatı,fiziksel engelinin üzerine kurduğu baskı,yalnızlığı,içsel çatışmaları,ordan oraya savrulmaları…İşte o tüm bunlardan tek başına başarıyla çıkan bir karakter. Yazarın kendi hayatıyla büyük benzerlikler taşıması belki anlatımı bu denli kusursuz kılıyor. Bir benzetme yaparak tarif etmem gerekirse Martin Eden kadar etkiledi beni. Umarım siz de bir gün Philip’le de tanışır,onun hayata tutunma azmine ortak olursunuz.
Kalın roman okumaktan çekinenler için ilk 100 sayfadan sonra romanın çok hızlı aktığını belirteyim. 800 sayfa nasıl bitiyor anlamayacaksınız bile.
Meraklıları için,romanın aynı isimle 1934 yapımı film uyarlaması var. Film romandan farklı olarak Philip’in gençlik yıllarından başlıyor. Siyah beyaz film sevenlere özellikle öneririm ben büyük bir keyifle izledim.