Ramazanı iyi anlatmış denilecek yazılardan oluşan bu eser okunmalı
''Bu kitap, yazarın, ömür boyu, daha çok ramazanlarda yazdığı oruç hakkındaki yazılardan oluşmaktadır. Bu bakımdan, kitap, oruçla ilgili düşüncelerin yanısıra, duyuşları ve bir dönemin toplum yaşantısından kesitler ve izlenimleri de yansıtmaktadır. Yazıların yayınlandığı dergi ve gazeteler, yayınlandıkları tarihle birlikte ve alındıkları kitaplar parantez içinde olarak yazıların altında gösterilmiştir."Ramazanın Aynasında Hayat" isimli yazı, bir yerde yayınlanmamış olup bu kitap için hazırlanmıştır. Bazı yayınlanmış yazılar da ilk kez bu kitapta gözükmektedir. Kitaplara ve bir ömre yayılmış oruçla ilgili bu yazıların bir kitapta bir araya gelişi, yıllardan beri, dostların ve okurların isteği olup bugün bu kitapla gerçekleşmiş bulunmaktadır.
Samanyolunda Ziyafet Alıntıları - Sözleri
Yüzlerinde secde izleri görülür.
Kur'an, sûre sûre, ayet ayet değil de birden bütünüyle inseydi, insanlık O'nun güzelliğinden, belâgatından mahvolmaz mıydı dersiniz?
Çocuklukta tutulan oruçlar gönülleri yıkayan bir kevser gibi ruhun yedeğinde durur ve çağın kirlerine karşı bir savunma şifası gibi durur.
Kadir gecesinin gizli olması gerektir; çünkü: açık ve seçik olarak bir gecenin kutsallaştırılması, Allah’tan başka tanrı tanımama dini olan İslam’a uymazdı; İslam, değil bir insanın, bir gecenin bile putlaştırılmaması için gerekli temeli atmıştır.
Ne mutlu meşalesi Kur’an olan bir ümmete!
Arı, kendine gelen vahiyle nasıl peteğini örer ve balını yaparsa, Müslümanlar da kendi peygamberlerine gelen vahiyle, Kur'an'dan yayılan ışıklarla eşsiz bir medeniyet kurdular.
Namazsa günde beş kere kapımızı çalan güneştir.
Hiç bir şeye tapma, yalnız Allah'a tap.
Sanki Kur’an yukarı çıkıp bir ay oluyor. Sonra, peygamber parmağıyla, sûre sûre bölünerek onların kalplerine iniyor; ordan da ayet ayet atardamarlardan yürüyerek yüzlerinde apaydınlık bir ay, bir güneş örüyor.
Allah'a tapma, insanları ve tabiatı putlaştırmama, benlik putunu kırma demektir.
Lise son sınıfta, ramazan, bitirme sınavlarına denk gelmişti. Bitirme sınavları (ki, biz osınav demez imtihan derdik) sözlüydü. Bir de olgunluk imtihanları vardı ki yazılıydı. Bütün bu sınavlar boyunca oruçluydum. Günler uzun, hava sıcaktı. Parasız yatılı okuyordum. Sahur yapmadan oruç tutuyordum. Çünkü: o dönemde ''oruçluyum'' diyemezdiniz ve öğle yemeğinin sahur için ayrılmasını isteyemezdiniz. Buna hakkınız yoktu. Ama, doğrusu, oruç, günü uzatmış, böylece ders çalışma verimimi artırmıştı.
Muhyiddin Arabi Hazretleri aya fazla bakılmamasını öğütler. ''Ay ışığı yüze zehir, fakat sırta şifadır.'' der. Aslında, bu zehir, zehir değil, şifanın şiddetle ve ansızın yoğun olarak gelişinden doğma bir çarpılıştır. Güzelliğin şiddetli çarpmasıdır ay çarpması.
Hristiyanlardan gelme yılbaşı gecesine en ufak bir gönül kaymasının, bütün oruç boyunca kazandığımız mânevî kazançları küle çevireceğini iyi bilmeli.
Seçin bakalım ey müslümanlar, bir yanda Kadir Gecesi, bir yanda noel gecesi.''
''Bir ev nasıl yılda bir defa temizlenir, örümcek ağlarından kurtarılır, kiremitleri aktarılır, sıvanır, yıkanır, onarılır ve badana edilir, yani yeni yapılmış hale getirilirse, bir ruh da, yılda bir kere, böyle bir genel temizlik ve revizyon ister. Bir şehrin temizlenmesi, onarılması, yeniden yapılması, sıva, boya ve badanaların tazelenmesi ile müslüman bir şehrin oruç boyunca ruhi canlılık ve hareketi, yükselme ve ilerlemesi birbirini çok andırır. Oruç, demek ki, bir noktadan bakılınca, ruhun ve vücudun dezenfekte edilmesi oluyor. (s. 8)
İnsanlar, öyle donmuş tarihi şartlar ve biçimler içine girer ki, ruh yaşama sevincini ve anlamını yitirir. Bu betonları kıracak bir çıkış yolu arar. İşte oruç, külü deşer, betonları kırar, eskiyen dünyayı tazeler, alışkanlıkları elastikileştirir, donmalarını önler, içgüdüleri pırıl pırıl yapar, insanı melankoliye düşmekten, yani eşyayla ilgiyi kesmekten korur, kâinatı yeniden yaşanmağa değer bir yer haline getirir, insanı yeni doğmuşcasına yaşamaya hevesli, iştihalı bir yeni insan yapar. (s. 8)
Siz sanmayın ki, oruçta yalnız siz susar, siz acıkırsınız. Oruç ta susar, oruç ta acıkır. Çünkü: Oruç ta canlıdır. Sizin gibi. Hatta sizden fazla. Çünkü: onda, ölümün eriteceği et ve kemik de yok. İnsan, sağken bile ölümle karışıktır. Biz, hayatla ölümün karıştığı bir terkibiz. Sağken, hayat, ölüme baskındır ve ölümü kullanır. Sonra yaşlandıkça, ölüm güçleri yavaş yavaş artar ve ölüm yüzdesi, hayat yüzdesinin üstüne çıkar bir gün. İşte o gün ölmüşüzdür; ölüm, hayatı kullanmaya başlamıştır. Toplum yaşayışında da böyle. Ecel olarak gelen ölüm, bu hayat -ölüm çatışmasını kesin bir sonuca bağlar. Ama oruç yüzde yüz diri, saf olarak diridir. Net diridir, insan gibi brüt diri değil. (s. 42)
İbadetin yanı sıra, ses çıkarmayan ve her türlü sıkıntıya katlanan yoksul, dul ve yetimlerin dertlerine ne kadar ortak olabildik, bunun da muhasebesini ihmal etmemeli. (s. 60)
Oruç, önce eşyayı diriltir. Elbet, eşyanın bu dirilişi, insan açısından bakılıncadır. Eşya, insana göre dirilmiştir oruçla demek istiyoruz. Evet, oruç, ilkin göze, dudaklara, damağa ve sonra düşünmeğe, hayal gücüne tesir eder. İnsanın idrak ve yorumunu değiştirir. Duygularımız, düşünüş ve hayal edişimiz değişince, bizdeki dünya tasarımı da değişmeğe başlar. Artık, ne uyku eski uyku, ne yediğimiz yemekler eski yemeklerdir. Sıcak bir yaz gününden sonra iftarda içtiğimiz ilk bir bardak suyu, hiç bir gün farkına bile varmadan içtiğimiz bir bardak suyla değiştirir misiniz? İftar yemeği, dış ölçülerle, her günkü akşam yemeğimizden farklı olmadığı halde, neden o hiç unutulmaz, öbürleriyse hiç hatırlanmaz? Sabah kahvaltılarında her gün yediğimiz zeytinle, oruç açan zeytin taneleri arasındaki diriliş ve dirilik farkını açıklamak bile fazla. (s. 65)
Oruç dünyasına girer girmez, her gün kıyısından geçtiğimiz halde, alışkanlığın zulüm özlü direnişiyle fark etmediğimiz veya göz kapadığımız evrensel trajedyayı görmeğe başlarız. Bu, dünyanın dışını ilk sarış, ilk yırtıştır. Fakat, oruç bizi kapladıkça, duygumuzda bir oruç duyarlığı, düşünüşümüzde bir oruç mantığı geliştikçe ve belirdikçe, bu trajedyanın altındaki tatlı hikmeti sezmeğe, evrenden yükselen vahdet türküsünü, gayb sesini öz kulaklarımızla işitmeğe başlarız. (s. 68)
Oruç, nasıl eşyayı yenilerse, insanın vücudunu, duygularını, beynini ve kalbini de yeniler. Bir takım duygular mühürlenir, sonra açılır. Böylece, hürriyet içinde hürriyetin değerini bilmeyen vücut, geçici ve şuurlu tutsaklıklarla hürlük eğitimi görür. Ve azat edildiği zaman, hürlük kendisine bağışlanınca da, onun hazzını alır, zenginliğini anlar. İşte, yaşarken yaşamanın tadını, zenginliğini kaybetmiş olan vücut, onu tekrar bulmanın sevinciyle canlanır. (s. 70)
İslam, bayrama da kendi ruhunu sindirmiştir. Bayram, gerçek bayram, ruhun bayramıdır, tenin değil. İnsanlar nasıl zaman zaman ziyafetler veriyor, şölenler düzenliyorsa, bayram ve kandillerde, ruhun ziyafet günü, ruhumuzun şöleni oluyor. Bayram, ruhun toyu, ruhun düğünü demek. (s. 83)
Oruç, bir ruh analizi oluyor inanmış insan için. Geçmişini düşünüyor insan, yanlışlıklarını daha bir net görüyor. Eğrilmişse yolu, düzeltmek istiyor onu. Yay haline gelen “Doğru Çizgi” düzeltiliyor içimizde. (s. 97)
Oruç, bu dünyanın, öbür gerçek ve ebedi dünyadan kopuk olmadığını gösteren, onu aslından ayırmayan, o kitabın devamı sayfalar olduğunu ifşa eden bir ilahi tebliğdir. O öyle bir köprüdür ki, iki dünyayı birbirine Mimar Sinan kudretiyle bağlar. Pamuk ipliğini sağlam ve kopmaz halatlara çeviren bir raptediş mantığının kimyasıdır oruç. (s. 111)
Tabiatı daha iyi hissetmek ve dinlemek, onun söylemek istediğini daha iyi anlamak için oruç mucizesine sahiptir müslüman. Kavramların yeniden yoklanması, tanımların yeniden yapılması için çıkarılmış bir davetiye gibidir oruç gündüzleri ve geceleri. (s. 114) ''