…
Bazen bir kayboluş, sadece bir eşya değildir. O, taşınan bir anı, bir sır, bir hissin yankısı olabilir.
O sabah, karar vermem bir an sürdü. Şehrin yorgun caddeleri, gri duvarlı ofislerin arasına sıkışmış benliğimden uzaklaşmak istedim. Modern bir kalede yaşamaya benziyordu bu düzen; hep ayakta, hep güçlü, ama hep duvarlar arasında. İçimde esen rüzgâr, daha özgür bir kadının sesiydi. O sesi dinledim. Hemen bir çanta hazırladım. Bir saat sonra kalkacak trene bilet aldım. Gölgeler gibi geride kaldı şehir, rayların üzerinde bembeyaz dağların arasına doğru aktım.
Tren camından dışarı bakarken, içimdeki kadın gülümsüyordu. Spontanlık cesaret ister, evet, ama ben buna alışkındım. Bir fular vardı yanımda; morun içinde pembe, beyaz ve yeşil çiçekler… Küçük bir kumaş parçasıydı belki, ama yılların yoldaşıydı o. Bileğime sarmıştım yine. Bazen saçımda, bazen boynumda, bazen çantamın kenarında… Ne zaman kendimi kaybolmuş hissetsem, o fular bana kim olduğumu hatırlatırdı.
Göl kenarında dolaştık. Sessizdi. Rüzgâr suyu ürpertiyor, ağaçların yapraklarında fısıltılar taşıyordu. Yanımda biri vardı, sevdiğim, güvendiğim biri. Ama o günün asıl yol arkadaşı bendim, kendimle yürüyordum. Gölgeler düştü suya, sanki geçmişin izleri, geleceğin soruları gibiydi. Ama ben oradaydım. Özgür, cesur ve tamam.
Akşam eve döndüğümde fark ettim. Fular yoktu. Bileğim bomboştu artık. Önce inkar ettim, sonra içime çöken o tanıdık sessizlikle yüzleştim. Küçücük bir kumaştı sadece, evet. Ama sanki onunla birlikte bir şey daha gitmişti; bunca yıl taşıdığım, beni ben yapan bir sır, bir his, bir yankı.
İnsan bazen bir fuları kaybeder, ama aslında o kayboluşla birlikte başka bir şeyi daha bırakır geride. Belki eski bir korkuyu, belki bir alışkanlığı, belki de geçmişin gölgesini… Ve bu da kaybolmanın içinde doğan bir özgürlüktür.
O gün çok eğlenmiştik. Trenin içinde şarkılar açmıştık, müzikler dinlemiş, kitaplar arasında kaybolmuştuk. Rüzgâr trenin camından dışarıya çarpıyor, manzara beyazın her tonunda akıp gidiyordu. Yanımda olan kişiyle aramızda konuşmadan da anlaşmanın huzuru vardı. Sessizlik bile yankı doluydu; her şey olması gerektiği gibiydi.
O gün, sadece bir yolculuk değil, içsel bir dönüşümdü. Bazen insan sadece bir yere değil, kendine doğru da gider. O tren, o dağlar, o göl… Hepsi benim için bir tür aynaydı. Kendime daha yakından baktığım, en derin yerimde sakladığım duygularla buluştuğum bir gündü.
Ama sonra… o fular. Belki küçük, belki sıradan bir şeydi dışarıdan bakan için. Ama benim için anılarla dokunmuş bir parçaydı. Kaybettiğimi fark ettiğimde içimde kırık bir sessizlik oluştu. O fular, o günü hatırlatan tek fiziksel şeydi belki ama artık yoktu. Ve yine de… onu düşündükçe o günün kokusu, gölgeler arasından süzülen ışıklar gibi zihnime doluyor.
Güzel anıların içimde bıraktığı o buruk iz, her hatırlayışımda biraz daha derinleşiyor. Ama belki de bazı şeylerin kaybolması gerekir. Çünkü kayıplar da bizi büyütür. Fuların yokluğu, o anının kalıcılığını azaltmadı. Tam tersine, daha da derinleştirdi.
Şimdi her tren sesi duyduğumda, içimde tanıdık bir rüzgâr esiyor. Ve o rüzgâr, bana hâlâ o günkü özgürlüğü fısıldıyor. Belki fular kayboldu, ama onunla birlikte taşıdığım benliğim, hâlâ benimle. Her adımda, biraz daha özgür, biraz daha cesur bir kadın olarak…
Ve o günden sonra bir daha o fuları bulamadım. Ama kayboluşun getirdiği hafiflik kaldı yanımda. Ve içimde hep esen o rüzgârla, kendi hikâyemi yeniden yazmaya devam ettim.
.
Dilan Sinecem