Kitabı okurken başlangıçta sadece satranç konusunda yetkinliği olan diğer alanlarda tamamen yetersiz görülen bir dünya şampiyonunun iç dünyasına gireceğimi sanmıştım. Doktor B.'nin esere dahil olması, psikolojik işkenceler ve faşizmin insan ruhundaki yıkıcılığı benim için beklenmedik bir gelişme oldu. Önceleri çocuksu bir sabırsızlıkla "Hadi ama satranç maçı ne zaman başlayacak, anıları ne zaman bitecek?" dedim. Sonra ise Doktor B'nin anılarından kopmak istemedim, bazen yavaş yavaş ve bazı cümlelerin üstünden giderek okudum. Bir insanı böylesine psikolojik olarak betimlemek mümkün müydü, mutlaka kendi hayatından izler taşıyordu, bir yerlerde kendini anlatıyordu düşünceleri aklımdan çıkmadı.
Bana göre satranç oyunu her iki karakter için "kurtuluş" olarak ele alınmıştı. Czentovic; neredeyse aptal kabul edilen bir insandı. (Çok ağır çalışan beyni, en basit ders konularını bile içinde tutabilecek güçten yoksundu. /s.3) Onun için satranç bir nevi aptallıktan kaçıp başarıya ulaşma kurtuluşuydu. Doktor B. içinse uzun uzun yazıp henüz kitabı okumamış okurların heyecanını söndürmek istemem. Onun için de bir kurtuluştu. Czentovic için bir gelir ve hırs kaynağı olan özenilmemiş basit kurtuluş, Doktor B. için hiçlikten kaçıştı ve tamamen hak edilmiş bir kurtuluştu.
Bu eser aynı zamanda yazarın ölmeden önce kaleme aldığı son eser olma özelliğini taşıyor. Bunu bilerek okuduğum zaman aklımda şu düşünce uyandı. Zweig, fiziksel bir işkence görmemişti, tıpkı Doktor B. gibi ama Doktor B. bize fiziksel işkencenin daha tercih edilebilir olduğunu anlatıyordu. Zweig belki de bize intihar etmeden önce içinde bulunduğu hiçliği Doktor B. üzerinden anlatıyordu. Gerek bu açıdan gerekse yazardan bağımsız olarak, her şekilde okunması ve üzerine düşünülmesi gereken bir eser.