Özet tadında bir inceleme
Puan vermedi·291 syf.··
2025 1. kitabı
Yaşamın anlamını sorgulayarak başlayan kitap bu anlamı sadece tek bir alanda değil hayatın birçok alanının bütünüyle bulduğumuzu öne sürer. Ne yapmak istediğimizi bildiğimizde ve yapmak istediğimiz şey değer ve ilkelerimize uyduğunda kendimizi genelde daha iyi hissettiğimizi ve daha çok mutlu olacağımızı belirtir. Özetle gerçekçi ve duruma uygun bir şekilde işlevsel düşünürsek ve duygularımızı tanıyabilirsek yaşamımız, duygularımız ve düşüncelerimizin bir ahenk oluşturacağını ve bunun iyi yaşamanın formülü olacağını savunur. Yaşamın anlamı hayatın hangi alanında daha çok emek verdiğimize göre değişkenlik gösterebilir. Genel görüşe göre sekiz alan bulunur. Bunlar; duygusal, akrabalık, arkadaşlık, kariyer, bedensel, hobiler, toplumsal, dini alanlardır. Kişinin bu alanlarda vakit geçirmesinin yanı sıra kendi duygu, düşüncesinin farkındalığını yaşaması ve buna göre davranmasıyla tatmin edici bir yaşam sürebilir ve hayat amacını bulabilir. Bunun en önemli etkenlerinden birisi de çevrenin ve diğer insanların tepkilerinin beklenti ve isteklerimize uygun olmasıdır. “Peki, iyi bir yaşamın önündeki sorunlarımızın kaynağı nedir?” sorusuna çaplıca yanıt veren yazar, yaşadığımız çevrenin bu çevreyi oluşturan herkesin mental yaşamımızın bir parçası olduğunu söyler. Aynı şeyleri yaşayan insanların bile farklı tepkiler verdiğini vurgular. Bunun nedeni ise herkesin farklı şeylere dikkatini vermesi ve farklı düzeylerde duyuma ve algıya sahip olmasıdır. Algının dış dünyadan ziyade beynimiz ile ilgili olduğunu ve algılanan şeye verilen tepkiyi ise dikkatin seçtiğini belirtir. Fakat bunlardan sonra bile sürecin devam ettiğini algıdan sonraki adımın algılanan uyarana yapılan tanım ve bu tanıma yönelik yapılan anlamlandırmalar olduğunu belirtir. Süreç bununla da son bulmaz ve devamında bizleri anlamlandırdığımız durumu yorumlama ve değerlendirme kısmı izler. Yorum ve değerlendirme kişilerarası farklılıklar gösterir. Bu farklılıklar tepkilerimizin de farklı olmasını sağlar. Kısaca tepkilerimizi düzenleyen, algıyı ve düşünceyi de içinde bulunduran bu alanın tümüne “bilişsel alan” denir. Algı ve düşünceyi değerlendirmek sadece tepkilerimizi değil duygularımızı da etkiler. Duygular ise sadece düşüncemizde değil davranışlarımızda hatta belleğimizde kalanlarda bile etkilidir. Davranış dışarıdan bakıldığında gözlemlenebilir fakat duygular her zaman gözlenemez bu nedenle etki edebilmenin temel noktası da davranışın değişikliği ile olur. Tüm bunlara baktığımızda sorunun nasıl oluştuğu tek bir adım ile değil birçok sürecin birbiriyle etkileşimiyle açıklanabilir. İnsanın hayatındaki tüm bu kategoriler sorunun başlamasında ya da sürdürülmesinde etkili rol oynar. Bu durumda yapılacak ilk şey sorunun ne olduğunu tespit etmek ve anlamaya çalışmaktır. Sorunun ne olduğunu keşfetmek çözüme doğru giden ilk adımdır. Çözüm için ise öncelikle beynin işleyişini anlamak gerekir. Beyin, dış uyaranları duyu organlarımızla algılar ve değerlendirir. Bu bilgi ışığında dış dünyada olan biteni değiştirerek sorunu azaltma yoluna gidilebilir. Bu sorunların tedavisine yönelik insanlarla iletişim vasıtasıyla yapılan tedaviye de psikoterapi denir. Psikoterapide iletişim ile beyne etki edip dış dünyayı değiştirerek ruhsal sorunların azaltılması amaçlanır. BDT, psikoterapinin etkili ekollerinden biridir ve etkililiği kontrollü klinik çalışmalarla kanıtlanmıştır. BDT şimdiye ve sorunu çözmeye odaklı, sınırlı süreli bir ekoldür ve psikoeğitimi de içinde barındırır. BDT’nin soruna bakış açısı olayları gerçekliğiyle değil de kendi algılayışımıza göre görmemizdir. Bilişsel sistemimizin iç gerçekliği farklı algılaması sorunu oluştur. BDT bu düşüncelerin farkına varmayı ve gerçekle daha uyumlu ve işlevsel düşüncemize göre hareket etmeyi öğretmeyi amaçlar. Bu nedenle BDT sadece bilişsel alana değil etki edebilmek adına davranışsal değişikliğe de odaklanır. Yukarıdaki değerlendirme süreçlerinde en önemli rolü beyindeki üst yönetim merkezi ve insanı diğer canlılardan ayıran beyin bölgesi olan prefrontal lop oynar. Bu lob ayıca duygusal duruma, kişiliğe, farkındalığa, entelektüel yapıya da katkıda bulunur. Beynin iç kısmında bulunan diğer bir bölüm ise duygusal giriş çıkışı kontrol eden limbik sistemdir. Bu alan duyguların beyindeki merkezi olarak kabul edilir. Limbik sistemin ise en önemli bölümü olan amigdala korku, heyecan, uyarılma gibi tepkileri düzenleyici görev yapar. Bu bölümler dâhil beynin her bir bölgesi asırlardan beri insanı korumaya ve neslini devam ettirmek üzerine çalışır. Bu nedenle tehditi fark ettiğinde otonom sinir sistemine mesaj gönderir. İnsanın kontrolünde olmayan bu sistem korkuyu meydana getirir. Bu duygu ile birey ya bu tehdit ile savaşarak ya da tehditten uzaklaşarak savaş ya da kaç tepkisi gösterir. Tehdit ortadan kalktığında ise parasempatik sistem devreye girer ve vücut sakinlik durumuna geri döner. Beyin her zaman enerjisini korumaya odaklıdır ve bu durumda işlevsel olanı seçer. Fakat günümüzdeki tehditler her zaman gerçekçi değildir ve sadece iç dünyamızda tezahür eder. Tehdit gerçekçi olmamasına rağmen beyin bunu ayırt edemez ve kendini işlevsiz şekilde korumaya alabilir. Zarar görme endişesiyle anksiyete ve kaygı bozukluklarında kaçınma ve enerjiyi koruma amacıyla ise depresyonda uzaklaşma bu durumun örneklerinden bazılarıdır. Üçüncü bölümüyle duygulara genişçe yer ayıran yazar, duyguların ortama uyum sağlamasında ve insanın varoluşu konusunda önemli olduğunu vurgular. Olumlu ya da olumsuz her duygunun aslında iç dünyayı ve çevreyi değerlendirme tepkisi olduğunu söyler. Temelde olan beş duygunun birleşiminden diğer duyguların oluştuğunu belirtir. Her ne kadar insanoğlunun arayışının olumlu duygular olduğunu bilinse de bizim için hayati olan duyguların aslında olumsuz duygular olduğunu ve bizim adımıza kritik bir önem taşıdığını belirtir. Buna bakarak her duygunun kendi içinde bir işlevi bulunur ve duygunun kendisi olumsuz olsa bile sonucu olumsuz olmayabilir. Duyguları bir sinyal sistemine benzeten yazar, duygular yardımıyla çevrede olup bitenin farkında olmamızı ve buna uygun şekilde tepki verebileceğimizi belirtir. Canlıların hepsinin duygularının dış dünya odaklı olmasına baktığımızda duyguyu iç ve dış dünyanın etkileşimiyle ortaya çıkaran tek canlı insandır ve bu bizim daha karmaşık bir yapıda olduğumuzu gösterir. Yani duygumuz bazen dış dünyadaki uyaranlarla bazen de kendi düşüncelerimizden dolayı ortaya çıkabilir. Eğer duyguyu iyi analiz edemiyor ve sinyalini verdiği şeye değil de duyguya odaklanıyorsak duygumuz bizi olumsuz yönde etkileyebilir. Genelde sorunlarımızın nedeni duygunun bizzat kendisi değil o duyguyla kurulan ilişkidir. Buna dayanarak tepkimizi de yanlış verebilir ve sağlıksız sonuçlar elde edebiliriz. Duyguyu daha iyi değerlendirebilmek ve sağlıklı sonuçlar elde edebilmek adına duyguya sebep olan düşünceyi iyi analiz etmek gerekir. Kişinin sorunu hem iç hem dış dünya odaklı olduğunda düşüncesini gerçeğin yerine koyabilir ya da anda kalamayarak düşüncesini devamlı geçmiş ya da gelecekle şekillendirebilir. Bunun yanında her düşünce bizim için yararlı değildir ve her düşünce görevini yerine getirmez. O nedenle düşüncemizin bize yararı olup olmadığını da sorgulamak gerekir. Eğer düşüncemiz dış dünyaya daha uygun ve aslına yakın ise ya da bizim için yararlıysa daha az sorun ortaya çıkar. Buna dayanarak eğer sinyal sistemimizi oluşturan duygularımızın doğru uyarıyı vermesini istiyorsak düşüncemizin gerçeğe uygun oluşundan emin olmamız gerekir. Diğer yandan bazı düşünceler anlık zihinden geçer, bu düşüncelere otomatik düşünceler denir. Kaynağı ise geçmişten getirerek öğrendiğimiz inanç örüntülerimizdir. Bunlara şema denir. Bilgi işleme sürecimiz şemalarımızdan etkilenir ve bazen bize sağlıksız sonuçlar ortaya çıkarabilirler. Felaketleştirme, keyfi çıkarsama ve aşırı genelleme bu sonuçlardan bazılarıdır. Bu sağlıksız sonuçların oluşturduğu sorunların çözümüne ışık tutan yollardan biri etki etmek istediğimiz bölgeyi doğru seçebilmektir. Aklımıza gelen duyguları, diğer insanların düşüncelerini, geçmişimizi ve bedensel tepkilerimizi değiştirmeye çalışmak bizi sonuca götürmeyecektir. Çünkü bunlar kontrol edemediğimiz durumlardır. Bunun yerine inançlarımızı, davranışlarımızı, karar ve seçimlerimizi ve geleceğimizi değiştirmeye odaklanmak daha sağlıklı bir yol olacaktır. Çünkü bunları kontrol edebilmek bizim elimizdedir. Bahsi geçen sorun çözüm aşamalarından birisi de olan biteni fark edebilmektir. Bunun en etkili yolu otomatik düşünce inceleme formudur. Öncelikle yaşanılan durumu yorum katmadan olduğu gibi yazmaya özen gösterin. Daha sonrasında hissettiğiniz duyguyu fark edin ve bunu 0-100 arasında puanlayın. Bu duyguyla beraber aklınızdan hangi düşüncelerin geçtiğini kaydedin. Bu duyguyu yaşarken neler yaptınız ve nasıl davrandığınızı da yazarak formu sonlandırın. Formu sonlandırdıktan sonra düşünce içeriğimizi incelemek gerekir. Düşüncelerimizin içeriği tanımlama, çıkarım ya da öngörü olabilir. Düşünceyi incelerken düşüncenizin hangi kategoride olduğuna karar verin. Eğer düşünceniz bir tanımlama içeriyorsa kanıt inceleme yöntemi kullanarak bunu nereden biliyorum sorusundan yola çıkıp bu düşüncenizi destekleyen ve desteklemeyen durumları not edin. Sonrasında bu düşüncenize daha gerçekçi bir alternatif bulun. Bu konuda zorlanıyorsanız kendinize “ Bir arkadaşım bunu yaşasaydı ona ne derdim ve aynı olayı yaşayıp üzülmeyen birisi bunu nasıl değerlendirirdi?” gibi sorular sorabilirsiniz. Eğer düşünceniz tahmin ya da öngörü içeriyorsa “Bu durumun %100 gerçekleşeceği kesin mi?” sorusundan yola çıkın. Diğer yandan tahminlerimizin hayatın her anını kapsamadığını kendinize hatırlatmak için bazı sorular sorabilirsiniz. Örneğin olabilecek en kötü, en iyi ve en gerçekçi sonuç nedir gibi. Düşünce incelerken dikkate alınacak en büyük nokta düşüncenin etki, sonuç ve bunların kişi açısından yarar ve zararına odaklanmaktır. Diğer önemli konu ise bu adımlardan sonra ne yapacağınızdır. Bunun için yapmanız gereken sorunun çözümü için güvenilir biriyle konuşmak, alternatif çözümler bulmak ve bu çözümlerin avantaj ve dezavantajlarını saptamak ve daha sonrasında bu çözümler ışığında bir eylem planı oluşturmaktır. Sorunun diğer bir çözümüne dair bazı alternatifler ise şunlardır: yer değiştirme, katlanma, inkâr ve ayrılma. Yer değiştirme, ayrılma ve uzaklaşma çevreyle ilgili sorunun çözülememesi durumunda alternatif bir çevreye yönelmeyi amaçlar. Sorun bireysel ise bu alternatifler çözüm sağlamaz. Eğer sorun kişiden kaynaklı ise ya da alternatif bir çevre bulunmuyorsa inkâr ya da katlanma gündeme gelir. Bu yöntemlerde birey etkin değildir. Görüldüğü üzere soruna göre çözüm değişkenlik gösterir. Kitap bu konuların dışında son olarak iletişim ve ilişkiler adına da bize bolca bilgi sunmaktadır. İlişki dinamiklerinde baskınlığın boyun eğiciliği, dostça tutumun arkadaşça tutumu, düşmanca tutumun ise soğuk tutumları getirdiğini vurgular. Bu nedenle ilişkiyi ve iletişimi daha iyi bir yere getirmek adına kişinin kendisini değiştirmesi gerektiğini vurgulayan yazar sağlıklı iletişim için bizlere bazı tavsiyeler sunar. Dinlemenin konuşmaktan daha önemli olduğunu belirterek önceliğini dinleyicinin nasıl olması gerektiğine verir. Bunlardan bazıları, göz kontağı kurmak, anlamayı amaçlamak, karşıdakinin iç dünyasını keşfetmek ve karşı tarafa saygılı olmaktır. Dinlemenin önündeki karşılaştırma, zihin okuma, ne diyeceğini prova etme gibi engellere de dikkat çeker. Konuşmacı için ise sorularla konuya açıklık getirerek açımlama yapmak, kişiyi desteklemek ve yargılamamak gibi olgular üstünde durur. İyi bir konuşma için kişinin yapıcı konuşmasını, anlamlı sorular sormasını, sessizliği zaman zaman kabul etmesini vurgular. İyi bir iletişimin önündeki engellerden de bahsederek emir vermenin uyarmanın, nutuk çekmenin, gereksiz övgüler gibi durumların da iletişimi kötü etkileyeceğini belirtir. Ölümden de biraz bahsederek kitabı sonlandıran yazar ölüm hakkında farklı bir bakış açısını bizlere sunar. Yalom’un aksine insanlarda ölüm kaygısının değil ölümsüzlük kaygısının olduğunu söyler. Örneğin panik hastasının kalp krizi geçirmezse ölmeyeceğini ya da OKB’li birinin mikrop bulunmazsa hiçbir şeyin onu öldüremeyeceğini düşündüğünü vurgular. Ölümü yok etmenin mümkün olmadığını belirtirken yaşamın süresinin sınırlılığına da dikkat çeker. Kişinin bunu kendine hatırlatarak önemsediği tehdit olmasa bile ölümle bir şekilde karşı karşıya geleceğini idrak etmesi gerektiğini ve yaşamın sınırlı süresi içerisinde bu tehditleri dikkate almaması gerektiğini de uygun bir dille belirterek kitabını sonlandırır.
Psikoloji
Fark Et Düşün Hisset YaşaM. Hakan Türkçapar · Epsilon Yayınevi · 20191,941 okunma
·
135 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.