İnsan Eksenli DinHasan Elik
İfav Yayınları / 260 syf
Hani ‘hocam ben bu dini öğrenmek istiyorum, nereden başlayayım?’ diye sorulur ya ‘işte bu kitaptan başlayabilirsin’ diyebileceğiniz bir kitap. Kitabı okurken ‘evet bu kitabı herkes okumalı’ dediğim gibi kendim de çok istifade ettim. Hatta keşke ders kitaplarımız da böyle bir anlatım ile yazılmış olsaydı diye düşünmeden edemedim. Kitapta İslam-siyaset, İslam-cihad ve insan hakları konuları da aynı şekilde...
Kitaptan bazı notlar düşelim.
Bugün gelinen noktada artık aklın/bilimin her şeyi çözeceğine dair 19. yüzyıl katı bilimciliğinin iddiası sona ermiş, insanın rasyonel olduğu kadar irrasyonel bir varlık olduğu dolayısıyla akıl ve inancın uzlaştıılması gereken değerler olduğu kabul görmeye başlamıştır. Bazı şeylerin akılla bazı şeylerin de vicdanla kavranılabileceği anlaşılmıştır ki vicdanı diri tutacak ve besleyecek olan da dindir.
Dinin yerinin başka etkinliklerle örneğin bilim,felsefe, sanat, spor, eğlence ve benzeri doldurulması mümkün değildir. Dinin yerine başka değerleri ikame etme çabaları olmuşsa da dinin yerini ancak dinin doldurabileceği onun alternatifinin olmadığı anlaşılmıştır. O halde asli bir duygu olan dini var etmek de yok etmek de insanın elinde değildir. Öyleyse yapılacak şey onu doğru anlayıp amacı istikametinde uygulamaktır.
Dünyada ve ülkemizde dinin siyasallaştırılmasından ve istismar edilmesinden haklı olarak rahatsızlık duyulmaktadır, ancak unutmamak gerekir ki bir şeyin istismar edilmesi onun aslına duyulan ihtiyacı gösterir. Dolayısıyla din adına sergilenen olumsuzluklardan kurtulmanın yolu şikayet etmek, dine karşı tavır almak değil dinin aslının bilinmesi ve ona sahip çıkılmasıdır.
Hatta dinin önlediği zararlar temin ettiği yararlardan çok daha büyüktür. Zira din olmasaydı her şey mübah olurdu. Nitekim hiçbir dine mensup olmayan hatta Tanrı’nın varlığından şüphe eden bazı düşünürler dahi toplumsal düzen adına ‘tanrı yoksa bile var edilmelidir’ demekten kendilerini alamamışlardır.
Bir dini anlamak için onun tanrı tasavvurunu iyi kavramak gerekir. Aksi takdirde o dinin insan ve ahlak anlayışı temellendirilemez anlamlandırılamaz.
Tarihte kurban anlayışı: Tanrı eksenli dinlerde; gazaplı, öfkeli ve kendisinden daima korkulan bir tanrı söz konusu olup insanın yapması gereken sadece tanrının/tanrıların şerrinden korunmak, felaketlerine çarpılmamak için onları teskin edici, yatıştırıcı ibadet ve takdimelerde bulunmak bilhassa insan kurban etmektir.
Bunun içindir ki tanrıya kurban etme eski toplumlarda çok yaygın bir dini ritüeldir. Örneğin Mısır’da Nil nehrinin suyunun bol ve bereketli olması için seçilen güzel bir kız çocuğu süslenip ziynetleri takılarak her yıl Nil tanrısına kurban edilirdi. Nehrin suyu o yıl bolluktan taşmış ise bu durum kurbanın tanrı tarafından kabul edilmiş olduğuna bağlanırdı. Bu adet uzun zaman devam etmiş Mısır’ın Müslümanlar tarafından feth edilmesi ile Hazreti Ömer tarafından kaldırılmıştır.
İnsan hayatını her şeyin üstünde tutan, bir insanı öldürmeyi bütün insanlığı öldürmek sayan ve önceki bazı toplumların çocuklarını Allah adına putlarına kurban etmelerini büyük suç ve günah sayan Allah nasıl olur da bir peygambere oğlunu boğazlamasını emreder? nitekim konuyla ilgili ayetler dikkatlice incelendiğinde bunun ilahi bir buyruk olmayıp Hazreti İbrahim’in rüyasını yorumlamasının sonucu teşebbüs ettiği bir eylem olduğu anlaşılır. Allah Hazreti İbrahim’e oğlunu kurban etmesini değil bilakis rüyasında gördüğünü Allahın emri telakki ederek oğlunu kurban etme teşebbüsünden vazgeçmesini ve onun yerine bir hayvan kurban etmesini istemiş dolayısıyla insan kurban edilmesine müsaade etmemiştir.
Kurandan anladığımıza göre cennet asıl, cehennem arızidir. Kuranda cehenneme oranla cennetten neredeyse üç katı daha fazla bahsedilmesi ve Allah’ın rahmet ve sevgi sıfatlarını daima öne çıkarması da bunu göstermektedir. yüce yaratıcı insanları cehenneme sokmak için yaratmamıştır. özenle yarattığı ve değer verdiği bütün insanları cennete çağırmaktadır.
Kitap (Kuran) kumaş, din de elbise gibidir. Her toplum elbisesini o kumaştan kendisi dikmelidir. Eskilerin dini kabullerini dini yaşam biçimlerini günümüz toplumlarının hayatında tekrar yaşatmakta ısrar etmek onların elbiselerini bugünkü insanlara giydirme çabası olup bunun başarılı olamayacağı açıktır.
Neden bütün insanlar yaptıkları, ürettikleri, kazandıkları ve kaybettikleri ile anılıyor da Hazreti peygamber tıraşı ile giysisi ile ön plana çıkarılıyor? kaldı ki onun kıyafeti ile düşmanlarının kıyafetleri arasında hiçbir fark yoktur. Nitekim gayrimüslimlerin hediye olarak getirdiği bir çok giysiyi Hazreti peygamber giymiştir. Fark elbisede değil onu giyen insandadır.
Madem ki Hazreti peygamber kılık kıyafeti ile sık sık gündeme getiriliyor o halde bu mesele üzerinde biraz duralım: Hazreti peygamber giysi konusunda iki şeye önem veriyordu bunlardan biri temizlik diğeri güzelliktir. peygamberin giysi konusundaki sünneti bunlardır bunlar da zaten Kur’an’ın emridir.
Bazılarının sandığı gibi sünnet olan misvak ağacı kullanmak değil ağız ve diş temizliğidir.
Bazılarının gözünde Hazreti peygamber sanki bir Hint fakiridir.
Halbuki o hiçbir zaman ahiret adına dünyayı terk etmemiş bilakis dünyasının da ahireti gibi güzel olması için dua etmiştir. Çünkü onun sunduğu din zekat vermeyi emretmekteydi, zekat vermek için de dünya ile ilgilenmek ona yönelmek gerekmektedir.
Roma imparatoru Heraclius, Hazreti Muhammed’in kendisine yazdığı İslama davet mektubu üzerine şöyle demiştir: ‘bir insanın hayatı boyunca insanlara yalan söylememesi onun Allah hakkında da yalan söyleyemeyeceğinin ispatıdır.’
Bir savaş sırasında Müslüman olmayanların çocuklarının savaş esnasında arada kalarak ölmesine çok üzülmesi üzerine onların ölümüne sebebiyet veren bazı Müslümanlar Hazreti Peygambere hitaben ‘neden bu kadar üzülüyorsunuz nihayet onlar müşrik ve düşman çocuklarıdır’ demişlerdi. Bunun üzerine Hazreti peygamber ‘bu çocuklar müşrik de olsalar onları öldürenlerden daha hayırlıdırlar çünkü onlar fıtrat üzeredirler, üstelik sizde müşrik çocukları değil misiniz?’ demiştir.
Tevazuunun bir sonucu olarak insanlara bazı sultanlar gibi ‘kullarım’ krallar gibi ‘tebaam’ şeyhler gibi ‘müritlerim’ dememiş onlara ‘arkadaşlarım- ashabım’ diye hitap etmiştir.
Fıtrat;insanın hayvani ve meleki, cismanî ve ruhani iki boyutlu bir hayatı yaşamaya; görülen alemden görülmeyen alemi sezmeye kabiliyetli olarak yaratılmış olunduğunu ifade eder. o halde fıtrat doğuştan olup, dış tesirlerle sonradan kazanılan bir şey değildir.
(Yaratan ve yaratılan arasındaki) bir başka ilişki şekli de ahlaki ilişkidir ki bu da Allah’ın insana karşı adaletli, şevkatli, merhametli, affedici, ihsan edici davranması buna mukabil insanın da ona karşı iman, şükür, itaat, ibadet gibi ahlaki davranışlar sergilemesinin gerekliliği esasına dayanan çift yönlü bir ilişkidir. Allah’ın insanın aleyhine bir davranış sergilemeyeceği zira bunun zülüm olacağı Allah’ın zulümden münezzeh olduğu Kuranda sık sık vurgulanmaktadır. Buna mukabil insan bu nimetlere karşı nankörce davranırsa o da zalim olacağından ilahi gazaba, cezaya maruz kalır. O halde bu ilişki karşılıklı bir ilişkidir Allah insandan bir şey isterken kendisi için değil insanın yararı için kendisi de onun için bir çok şey yapmaktadır. O sadece emreden görev veren bir otorite değildir.
İnsanın ruhsal, zihinsel, bedensel anlamda gelişimine, yaşamına hizmet eden her aktivite ‘amel i salihtir’. bu yönüyle mektep, fabrika, mabed amel-i salihin biri diğerine tercih edilemeyecek yansımalarıdır.
’Sabrederek yokluk sınavında başarılı olan niceleri şükür etmeyerek varlık sınavında başarısız olmuşlardır.’ Şükür, sahip olunan imkan ve nimetler karşılığında ‘yarabbi şükür’ demek değil o imkanlardan başkalarının da faydalandırılmasıdır.
Allah’ın insanı sakındırdığı şey mala sahip olmak değil malın insana sahip olmasıdır.
İslam insan eksenli bir dindir, zira insana gönderilen vahiy Allah’ın insana yönelik ilmidir. Allah Kur’an‘da kendinden bahsederek teoloji değil insandan bahsederek antropoloji yapıyor. O halde Allah’ın insana dair bilgisi olan vahyi nasıl oluyor da Allah’a dair bilgi (teoloji) olarak yorumlanıyor ve Allah’ı bir bilgi objesi olarak değerlendiriyor? Şüphesiz Allah vahyinde kendisinden de bahsediyor ancak zatının keyfiyetini anlatmıyor bilakis zaten merak edenlere zatı hakkında bilgi edinmek isteyenlere ‘siz onu idrak edemezsiniz onun zatînı algılayamazsınız’ diyerek zatı hakkında düşünmek ve konuşmaktan insanı men ederek dikkatleri fiillerine, yarattıklarına ve insanın yapması gereken görevlere yöneltiyor.
Aklın ürünü olan bilim bize araçları verir amaçları değil. o halde araçları veren bilim ile amaçları kavramamızı sağlayan vahiy birbiriyle çatıştırılmamalıdır. Vahyin alanında dolaşan bilimcilik ile bilimin alanına giren veya onu dışlayan dincilik hem bilime hem dine netice itibari ile de insana zarar verir. bu açıdan baktığımızda bugün bazı toplumların probleminin aklın çözüm bulabileceği sorunları vahiy ile çözme gayretinden bazılarının ise vahiy ile çözülebilecek sorunları akıl ile çözmeye çalışmaktan kaynaklandığını söyleyebiliriz.
Kurana göre yeryüzü insanın mülkiyetinde değildir, onun mülkiyeti yüce yaratıcıya ait olup insanın onun üzerinde sadece kullanım hakkı vardır.
Cihadın savaş boyutuna taşınmasının sebebi karşı tarafın saldırısıdır.
Cihat sanıldığı gibi Müslüman olmayanlara karşı değil hangi dine mensup olursa olsun saldırganlara karşı yapılır.
Cihat din savaşı değil adalet savaşıdır.
Kur’an’a göre insan inancından dolayı değil işlediği suçtan dolayı cezalandırılır.
Ayetlerde din ögesinin öne çıkarılması Mekke müşriklerinin Müslümanlara inançlarından dolayı savaş açmalarıdır. saldırı din adına olunca savunma da zorunlu olarak din adına olacaktır. o halde mesele müşrikler açısından din savaşı, Müslümanlar açısından ise özgürlük savaşıdır.
Kuranın savaşla ilgili ayetlerinde savaşın sebebi şirk ve küfür değil zülüm ve saldırı olarak belirtilerek savaşmayanla savaşılması yasaklanmıştır.
Brockelmann: “Müslüman Türkler fetihleri esnasında isteselerdi hıristiyanlığı tamamen yok edebilirlerdi fakat mensubu bulundukları dinde buna müsaade edilmemiştir.”
Savaş geçici cihat ise ömür boyu devam eden bir faaliyettir.
Savunma amaçlı savaş genel anlamda cihadın sadece bir boyutudur zira hayatın tamamı cihadın faaliyet alanı olup ekonomik, bilimsel, sosyal her türlü faaliyeti içermektedir. Cihat insanın toplumsal rolüne imkan ve şartlarına göre değişkenlik arz eder. Nitekim Hazreti peygamber bir insanın bakıma muhtaç olan anne ve babasına hizmet etmesini vatan savunması kadar önemli bir cihat saymıştır.
Gerektiğinde vatanı düşmana karşı savunmak cihat olduğu gibi onun çölleşmesini önlemek ve imar etmek, cehaletle, fakirlikle, bölücülükle mücadele etmek de cihattır. o halde cihat savaşla eş anlamlı ve onunla sınırlı bir kavram ve eylem olmayıp hayatın her alanındaki olumlu faaliyetleri kapsamaktadır.
"Ebu Cehillerin,insanı gözardı eden mabedi/Tanrı merkezli dindarliga karşı :hz.Muhammed in dini :insanı ,Tanrı /Tanrılar adına Ona yapılan zulümden kurtarmayı ve korumayı amaç edinen Insan Eksenli Din idi..
Mekke yi fethedince :Ebu cehil in Eski kölesi Bilal in Kabenin üstüne çıkartıp ezan okutmasi ,Bunun ilaniydi ,Muhammed :siyahi bir köleyi çıplak ayağıyla Kabe nin üstüne çıkarttı .
Nihayet bunu da yaptı "diye ahu-vah edenler bu mesajı anlamıyorlardi .
Belki de çok iyi anladıkları için ona karşı çıkıyorlardı.
Zira o ezan ,Tevhid in ilanı olduğu gibi insan Hürriyet ve musâvatinin,soylu Ebu Süfyan ve Ebu Cehil ile siyahi bir kölenin eşitliğinin de ilanı idi.
Onlar işte buna karşı çıkıyorlardı.
Yoksa Allah ile bir problemleri yoktu..
Kabede tavaf da yapıyorlardi,arafatta vakfe de..
Namaz da kılıyorlardı..
Oruç da tutuyorlardı...!"
İnsan Eksenli DinHasan Elik · M.Ü. İlahiyat Fak. Vakfı · 20129 okunma