Kitabı ilk gördüğümde bir Kore dizisi esintisi taşıdığını düşünmüştüm. Ergenliğinde Kore dizileri izlemeye başlamış, sonrasında bunu çok sevmiş, şu yaşında bile vakit buldukça Kore dizileri izleyen biri olarak kitapla ilgili olarak heyecanlanmıştım. Çünkü hem kitap okumayı seviyor olmam, hem de Kore dizilerini seviyor olmam ve bu iki lezzetin tek bir yerde birleşmiş olması fikri beni çok mutlu etmişti. Ama ne yazık ki öyle olmadı. Kitapla ilgili tek üzüldüğüm nokta bu olabilir.
Onun dışında kitabı çok beğendim. Aslında kitapta belli bir heyecan ya da olay yok. Bu yüzden belli bir kısma kadar sıkıcı bulmuştum ama sonra fark ettim ki bir olay ya da heyecana gerek duymadan da kitaptan zevk alabiliyorum. Yani demek istiyorum ki, illa diğer kitapların standartlarına uymak ve bir olay içermek zorunda değil. Kendimle bu konuşmayı yaptıktan sonra kitapta karakterlerin ikili, üçlü konuşmaları beni çok içine çekti. Onlar konu, fikir hakkında konuşurlarken “Ben de gitsem, otursam yanlarına, ben de fikrimi söylesem,” dedim çoğu konuşmada.
Hayali bir pastane ya da kitabevi açmak isteyen biri için hayallerin gerçekleşme hissiyatını kuvvetlendiren bir kitaptı diyebilirim. Kitapta geçen kitabevinde yapılan okuma etkinlikleri, söyleşiler tam olarak hayal ettiğim, istediğim ortamlardı. “Neden Kayseri’de yok, neden ben de katılamıyorum böyle etkinliklere?” diye söylenerek üzülmekle geçti.
Kitapta Youngju’nun Seungwoo ile ayva çayı içerken yaptığı mutluluk üzerine konuşma, kitapta okurken çok zevk aldığım ve üzerine düşündüğüm konuşmalardan biriydi. Bu kadar sevmemde bence sahnenin kurgulanışının da etkisi var diye düşünüyorum. Birlikte yürürlerken aniden çay içmeye karar vermeleri ve kendilerine en yakın çayevine gidip orada ayva çayı içerken, o çayın onlarda eski zamanlardan bir şeyi çağrıştırması ve bunun üzerine konuşmaları benim için çok güzel bir sahneydi.
Youngju’nun mutluluk anlayışının, benim mutluluk anlayışımla ne kadar benzediğini gördüm. Mutluluğun basit şeylerde olduğuna inanan biriyim. Mesela sabah uyandım, elimi yüzümü yıkadım, yatağımı topladım, kendime mini chialı, kefirli ve muzlu bir kahvaltı hazırladım ve yarım kalan kitabımı bitirdim. Şimdi de onun incelemesini yazıyorum. Bence mutluluk bu kadar basit ve basitte olmalı. Yoksa hayatta mutlu olmak ne kadar zor olurdu...Mutluluğun da dereceleri var tabii. Mesela bu anlattığım olayın beni mutlu etme derecesi "normal". Bunun gerçekleştirme zorluğu arttıkça ya da başarı faktörü yükseldikçe, mutluluğun oranı da benim için o denli artıyor.
Kitapta en çok beğendiğim konuşmalardan bir diğeri de Minjun’un da içinde olduğu kitap söyleşisinde iş ve işsizlik üzerine yapılan konuşmaydı. Minjun demişken, onun içsel dünyasında yaşadığı o kriz hepimiz için ne kadar da tanıdıktı.
Ayrıca, belki çok ufak bir detay ama benim kendimce üzerinde çok durduğum bir nokta: Minjun'un arkadaşı Sungchul’a “Notların hep çok iyiydi. Vizyona giren filmlerin hepsini nasıl izliyordun? O kadar meşgulken nasıl sevdiğin şeylerden kopmadan yaşayabildin?” diye sorduğunda Sungchul’un “Aptala bak! Seviyordum çünkü. Başka sebebe ihtiyaç var mı?” diye cevap vermesiydi. Gerçekten de bir şey için vakit bulmak --ne kadar meşgul olursan ol- ona yine de vakit bulmak için tek gerekçe sevmek olabilir. Bu bir aktivite için de geçerli, bir insan için de... Sevmek tek gerekçe.
Kitapta kahve üzerine de çok güzel konuşmalar geçti. Kahveyi çok seven biri olarak, bir kahve içmek isterdim Hyunam-dong Kitabevi’nde. Ama içmiş kadar oldum ve bu kitap, kırk yıl olmasa da bende hatrı kalacak kitaplardan biri oldu.