Han Kang’ın bu romanı, ilk bakışta bir kadının “et yemeyi bırakma kararı” üzerinden ilerleyen bir hikaye gibi görünse de, bu kararın ardında çok daha katmanlı, karanlık ve içe kapalı bir dünyayı barındırır. Ancak bu katmanların çoğu, kitabın en çok eleştirilen yönünü de oluşturur: bilinçaltının açıklanmaması, karakterin iç dünyasının flu kalması.
Romanın merkezinde yer alan Yonğhe, bir gün rüyasında kanlı bir görüntü görür ve ertesi sabah et yemeyi bırakır. Ne ailesine ne eşine bu kararı detaylı şekilde açıklamaz. Bu karar, zamanla onun hayatını, evliliğini, bedenini, kimliğini ve hatta akıl sağlığını paramparça eder. Ancak roman, bu değişimin nedenlerine doğrudan bir açıklama sunmaz. Bu noktada bizleri ikiye bölen bir durum oluşur: Kimimiz bu suskunluğun sanatsal bir tercih olduğunu düşünürken, kimimiz ise anlatının eksik kaldığını hisseder. Ben de ikinci gruba daha yakınım. Karakterin içsel dünyasını anlamak için elimizde yeterince ipucu bulunmuyor; rüyalar, kararlar ve davranışlar arasında kurulan bağ zayıf kalıyor.
Yonğhe’nin rüyaları, kitaba göre onun et yemekten vazgeçmesinin ana sebebidir. Ancak bu rüyalar ne gelişir ne de derinleşir. Simgesel olmalarına rağmen, karakterin geçmişiyle, yaşadığı travmalarla ya da bastırdığı duygularla nasıl bir bağ kurdukları belirsizdir. Oysa ki bu kadar radikal bir kararın arkasında güçlü bir psikolojik arka plan bekleriz. Kitap bu boşluğu bilinçli bırakmış gibi görünse de, okuyucunun karakterle bağ kurmasını zorlaştırır. Dış gözlerden anlatılan, sesini hiç duymadığımız bir karakterin içsel dönüşümünü anlamak mümkün olmaz. Bu da Yonğhe’nin sessizliğini anlamlandırmaktan çok, sadece seyretmemize neden olur.
Öte yandan, Vejetaryen’in belki de anlatmak istediği tam da budur. Yonğhe, dünyayı ve düzeni anlamaya çalışan bir karakter değil, o düzenin dışında kalmak isteyen biridir. Et burada sadece bir yiyecek değil, bedenin nesneleştiği, arzuların bastırıldığı, şiddetin normalize edildiği bir dünyanın simgesidir. Et yememek, Yonğhe için bir tür sessiz protestoya dönüşür. O artık başkalarının arzularına, beklentilerine, tahakkümüne karşı duramayacak kadar tükenmiştir. Et yememek bir tercihten öte, bedenini bu dünyadan çekmenin bir yoludur. Bu reddedişin sonunda onu bitkiye dönüşme arzusu bekler. Bu dönüşüm, delilik değil; edilgenliğe, cinsiyetsizliğe ve ihtiyaçsızlığa duyulan radikal bir özlemdir.
Ancak bu radikalliğin iç motivasyonu belirsiz kalır. Yonğhe'nin geçmişi, çocukluğu, bastırılmış korkuları ya da arzuları sadece sezdirilir, asla açık bir şekilde sunulmaz. Roman bilinçli olarak bu boşlukları korur; ama bu, anlam üretmekten çok tatminsizlik doğurur. Bir karakterin dönüşümünü takip ederken, “neden” sorusuna hiçbir zaman yeterli karşılık alamamak okuyucuda kopukluk yaratır. Suskunluk bazen etkileyicidir, evet, ama bazen de anlatılması gerekeni erteleyen bir perde gibi durur.
Vejetaryen çarpıcı bir roman, bunu inkar etmek mümkün değil. Kadın bedeni, toplumsal baskı, aile yapısının boğuculuğu, cinsellik ve delilik gibi temaları etkileyici şekilde işliyor. Ancak okur, yalnızca ne anlatıldığını değil, neden anlatıldığını da bilmek ister. Roman, bu “neden”i göstermek yerine, sessizliğin ardına gizliyor. Herkesin içini doldurması beklenen bir boşluk bırakıyor. Bu boşluk bazıları için düşünsel bir derinlik olabilirken, bazıları için sadece eksiklik hissi yaratıyor.
Benim gözümden bakıldığında, bu eksiklik hissi yerinde bir eleştiridir. Yonğhe'nin rüyalarıyla başlayan, et yememeye uzanan ve sonunda bitkiye dönüşme arzusuyla biten bu süreç, psikolojik olarak yeterince temellendirilmediği için roman etkileyici olduğu kadar yarım da kalıyor. Han Kang bu sessizliği bilinçli tercih etmiş olabilir, ancak bir karakterin iç dünyası bu kadar soyutlandığında, anlatıdan geriye yalnızca sezgisel izler kalıyor. Bu izler ise bir anlam yaratmak için yetersiz kalıyor.