Elimden bırakamadan okudum bu kitabı;
bir yandan da duvara fırlatıp atma isteğiyle.
Beni en çok sarsan metinlerin ortak noktası bu galiba: insanı uçlarda dolaştırmaları, rahatsız etmeleri, kaçacak yer bırakmamaları.
Vejetaryen aslında çok yakından tanıdığımız bir meseleyi odağına alıyor: tahakküm.
Erkek egemen sistemin kadın bedeni ve iradesi üzerindeki tahakkümünü,
insanın hayvan bedeni üzerindeki sınırsız tahakkümüyle birlikte düşünüyor. Çünkü ikisi de aynı ahlaki kökten, aynı şiddet dilinden besleniyor.
İlk bölümde, kadının vejetaryen oluşu bir tercih değil, bir bedensel grev gibi. Kocası için mesele karısının ne hissettiği değil, evde et pişmemesi. Ailesi için mesele kızlarının ruh hali değil, “damada mahcup olmamak”. Kadın, kendi hayatının öznesi değil, başkalarının konforunu sağlayan bir düzen parçası. Ataerki burada kaba bir şiddetle değil, gündelik alışkanlıklarla işliyor: “normal” olan her şey, kadının silinmesi üzerine kurulu.
İkinci bölümde bakışın enişteye geçmesiyle şiddet biçim değiştiriyor. Kadın bu kez bir fantezi nesnesine dönüşüyor. Bedeni çiçeklerle boyanıyor, bitkiye benzetiliyor. Daha rafine bir kılığı var bu sefer düzenin: Kadın, bu kez de güzel bir yüzey, üzerine anlam yazılacak bir tuval. Kadının insanlığını görünmez kılan bir fetişizm bu.
Üçüncü bölümde ise en sarsıcı bakış geliyor: abla. Güçlü, ayakta kalan, hayatı sürdüren kadın. Ama onun içinde baktığımızda anlıyoruz ki, bu “sağlamlık” bir özgürlük değil, bir zorunlu dayanıklılık. Kocasının aslında bir eş ya da bir baba olmadığını biliyor, ama yine de o evliliğin içinde kalmaya zorluyor kendini.
Kız kardeşi dünyaya “hayır” dediği için çöküyor; abla “evet” demeye devam ettiği için tükeniyor.
Han Kang’ın romanı, kadın bedeninin nasıl hem şiddetle hem arzuyla denetlendiğini; ataerkinin