Sakinliğini, dolaştığı yerleri, uçuşan düşüncelerden cümleler örüp giyinmesini, kelimelerin usul usul, incitmeden akışını, beyazını, her şeyini çok sevdim bu kitabın.
Birbirine beyaz dışında hiçbir şeyle bağlanmıyormuş gibi görünüyor bölümler. Ama bir şey daha var, acı. Hiç kırılıp parçalanmamış gibi yapışını yazıyor. Acımıyormuş gibi yapışını. ‘Hayatında hiç yıkım yaşamamış birinin yürüyüşünü’ taklit edişini.
Ama öyle insanın etine çengel takarak anlatan kitaplardan değil bu. Katran karası akıtmıyor insanın içine, ki her şey beyaz, derdi bile beyaz kadının. Kağıda çok bastırmadan, kalemi çok incitmeden, kelimeleri tutumlu kullanarak yazmış Han Kang. Ama nasılsa insanın yüreğini hüzünle derdest etmeye muktedir kılabilmiş bu kitabı.
Ben şöyle ağır başlı bir olay örgüsü olan kitapları seviyorum derseniz, bu kitabı sevmeyeceğinize garanti verebilirim. Olay yok çünkü, bildiğimiz biçimde yok.
Kelimeler var, kar, buz, beyaz köpek, pirinç, ay, kefen, beyaz bir gülümseyiş, kelimler, beyaz.. Dediğine göre, bu beyaz kelimelerle yüreğini ovalamış ve ve öyle yazmış. Şiir gibi yazmış.