Adam kendini kızdıran şeylere ve kişilere küfretmenin bir yolu olarak ölmeden önce tamamlamaya da uğraştığı bir kitap yazmış. Ölmek üzere olduğu için de gayet rahat konuşmuş ve yazmış.
Ölmeden önce hasta yatağında, prednizolonun da (kanser tedavisinde kullanılan ilaçtır) etkisiyle, sanat için popüler olma eğilimindeki her şeyi aşağılayan, alaya alan bir konusu var kitabın. Ana teması ve yolu benzemese de yazarın kitapta bahsettiği "predzolunun etkisi bunlar" sözleriyle, Huxley'in Algı Kapıları adlı kitabını çağrıştırdı biraz. O kitapta da Meskalin etkisinde olan karakterin (burada da kendisi söz konusudur) bakış açısıyla her şey anlatılır.
Gaddis popüler ve mekanikleşen sanat için hakaretlerini sıralarken araya -temelde piyano üzerinden gider- felsefeden ve sanat dünyasından kişileri hem kendine tanık gösterir hem de aşağılayacağı konulara örnek gösterir. Çok kızgındır Gaddis. Ölmek üzere olduğunu da düşünürsek elinden hiçbir şey gelmez, o da hıncını çıkarmayı bu yola başvurarak gösterir.
Kitap tek bir parçadan oluşturulmuş. Bir paragraf yok ya da sayfalar arasında metni okurken bir dakika durayım da şurada ne diyor diyeyim diyeceğiniz bir es yok. Hatta o kadar ki neredeyse kitapta bitmiş cümle yok. Bırakıp mola verdiğinizde ve geri döndüğünüzde nerden başlayacağınızı, nasıl devam ettiği ile ilgili aklınızda kalanları hatırlamanız zor olabilir çünkü cümleler bitmediği için konudan konuya geçişi çok kolay olmuş yazarın. Bir konu hakkında övgü veya sövgülerini dile getirirken birden bambaşka bir konuya ve kişiye adım attığınızı görürsünüz. Ama yazdıkları öyle kafiyeli geliyor ki bırakmak elden gelmiyor zaten. Üstelik kitabı sesli okuduğunuzda sanki bir şiir okuyorsunuz da yazar bunu nesir olarak aktarmış okuyucusuna hissine kapılabilirsiniz. En ilginç yerleri de cümle devam ederken kullandığı özneler bir anda değişebiliyor. Kimden bahsediyordu kime geçiş yaptı yazar. Bu bakımdan takip istiyor kitap. Bu kitabın okunurken sıkıcı veya boğucu olduğu anlamına gelmesin. Her ne kadar Gaddis, Bernhard'ı Thomas Bernhard'ı örnek alarak bu kitabı oluşturmuşsa da, Bernhard'daki metin yoğunluğu, yani boğucu bir kitap hissine kapılmıyorsunuz.
Kitaptaki karmaşıklık, konudan konuya dalma, kitabı zor bir hale de getirmiyor. Bu hisse de kapılmamak gerek. Çünkü yazar olarak ve karakter olarak iki farklı yön görüyoruz kitapta. Karakterin dağınıklığı, anlatmak istediği şeyler için tuttuğu notları ararken, bu notların nerede olduğunu, buralarda bir yerlerde olduğunu, bulup göstereceğini okuyoruz ama yazar olarak da bakıldığında tamamının bir düzen içerisinde olduğunu anlayabiliriz. Karmaşıklığın bir düzeni var kitapta. Gramerle oynamayı çok sevdiği belli oluyor yazarın. tekrar ettirdiği sözcükler ve cümlelerin dışında, kelimelerde kullandığı noktalama işaretlerini istediği biçime sokabiliyor. Bundan doğacak karmaşıklığın ise önüne, cümlede yaptığı oynamalar ile geçiyor.
Gaddis çok kızgın. Ona bakılırsa kızgın olmakta haklı ama değişen dünyaya ayak uydurmak gibi bir düşünceye girdiğimizde ise Gaddis'in eski kafalı olduğu izlenimine kapılabiliriz. Çünkü, örneğin piyano üzerinden sıkça eleştirdiği mekanikleşen sanat için jetonla istenilen parçaların çalındığı, delikli bir rulo kağıt tomarına işlenen notaların, ruh olmadan çalındığı ve dilediğince çalındığı teknolojiye, makineleşmeye karşı geldiği bir kitap bu. Ama değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu düşünürsek Gaddis, sevdiği dönemi ve sanatı dondurmak istiyor. Peki diğer her şey? Her şey değişirken sanat böyle mi kalmalı. Tabii haklı olduğuna inandığın yanı da var. Sanat adı altında üretilen şeylerin gerçekten sanat olup olmadığını tartışabiliriz. Boya kovasına tekme atıp, kovadan dökülen boyların zeminde aldığı şekle sanat demek bana göre de biraz sövgüyü hak ediyor:)
Gaddis sanat için verilen ödüllere de değinmeden edemiyor tabii. Özellikle Pulitzer Ödülüne layık gösterilenlere bir hitabı da var kitapta.
Gaddis çok kızgın. Yahu adam ölmek üzereymiş, bari hiçbir şeyi değiştirmeyeceğiz yeter ki sen rahat git denseydi adama. Mutlu giderdi hiç olmazsa.