Sanat, psikoloji ve cinayetin harmanlanmasıyla hem entelektüel hem de sürükleyici bir hikâye okunuyor kitapta. Kitabın merkezinde yer alan Alicia Berenson karakteri, suskunluğu ve geçmişiyle tam bir gizem abidesi. Bir gece kocasını öldürüp ardından bir daha tek kelime etmemesiyle olaylar başlıyor ve psikoterapist Theo’nun gözünden bu sessizliği çözmeye çalışıyoruz okurken.
En etkileyici tarafı, roman boyunca küçük küçük ipuçlarının serpiştirilmesi ve finalde gelen çarpıcı sonun gerçekten hissedilmesi. O son sayfalarda, dönüp bazı sahneleri tekrar okumak ve karakterleri daha iyi analiz etmek, anlamak istedim. Olaylar aslında geçmiş, şuan ve gelecek olarak ayrılırken bu zaman farkının da hiç hissedilmemesi, yazarın sanki okurlar olarak bizi hep andaymış gibi hissettirmesi ise bambaşka bir başarı.
Susmak aslında bazen doğru olan mıdır? Hayat hep istediğimiz şekilde mi ilerlemeli ya da böyle olması için ne kadar ileri gidilmeli? Sevgi her şeyi çözer mi? tekrar tekrar sorgulatıyor okurken.
*bu kısım biraz spoi içerir*
Theo’ya da Gabriel’e de ayrı ayrı sinir olurken, Alicia tek başına hepsinin ceremesini çekmesi... Sessizliği bile bir tür “haykırış” aslında. Kimse onu anlamadığı için konuşmuyor, konuşmak istemiyor.
En çok canımı sıkan şey de: Onun sadece "konuşamayan bir hasta" olarak görülmesi. Oysa aslında olayın tek farkında olanı o.