Bir zamanlar sahip olduğum okuma aşkımı yoğun iş temposunda kaybetmemek için günde bir sayfa dahi olsa okuyarak malum ekonomide daha uyguna yeni dünyalar keşfettiğim kitaplarımı paylaşıyorum ️
Eğer kötü bir davranışta bulunduysanız, pişmanlık duyun, elinizden geldiği kadar durumu düzeltin ve bir dahaki sefere daha iyi davranmaya bakın. Ne sebeple olursa olsun hatanızın üzerinde kara kara düşünmeyin. Temizlenmenin yolu çamurda yuvarlanmak değildir.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Roman, varoluşun sınırlarında dolaşan, hayatındaki pişmanlıkların ağırlığı altında ezilen Nora Seed’in hikâyesini anlatıyor. Ancak buradaki asıl büyü, Haig’in kütüphane metaforuyla kurduğu evrende saklı: Hayatlarımız, aldığımız kararlarla sürekli dallanıp budaklanan birer hikâye ve her karar yeni bir kitap, yeni bir dünya demek.
Pişmanlıklarınıza başka bir gözle bakabilmeyi sağlarken aslında şikayet ettiğimiz şimdiye ya da düşman olduğumuz geçmişimize de şefkatle yaklaşmayı sağlıyor. "Hayatın anlamı mükemmel olmak değil, sadece olmak, büyümek ve gerçek olmak" diyerek bunu bizzat yansıtıyor bize.
Kitabı okuduğum süre boyunca zihnimde bir düşünce belirdi: Hayat, her zaman başka bir ihtimallerle dolu. Kapanan kapılar açılacak yeni pencerelerin habercisi.Sonunda ise, "keşke"lerin peşinden koşmanın değil, "şu anın" kıymetini bilmenin esas mesele olduğu çok güçlü bir şekilde hissettiriliyor. Son yaprağı kapattığımda, kütüphaneleri, geçmişimi ve ihtimallerimi daha da büyük bir şefkatle kucakladım.
Çünkü artık biliyorum:
"Hayat, sonsuz bir kitaplık ve her gün, elimizde tuttuğumuz boş bir sayfa. Hangi hikâyeyi yazacağımızı seçmek, hâlâ bizim elimizde." Ve Nora'nın da dediği gibi "YAŞIYORUM"
Sanat, psikoloji ve cinayetin harmanlanmasıyla hem entelektüel hem de sürükleyici bir hikâye okunuyor kitapta. Kitabın merkezinde yer alan Alicia Berenson karakteri, suskunluğu ve geçmişiyle tam bir gizem abidesi. Bir gece kocasını öldürüp ardından bir daha tek kelime etmemesiyle olaylar başlıyor ve psikoterapist Theo’nun gözünden bu sessizliği çözmeye çalışıyoruz okurken.
En etkileyici tarafı, roman boyunca küçük küçük ipuçlarının serpiştirilmesi ve finalde gelen çarpıcı sonun gerçekten hissedilmesi. O son sayfalarda, dönüp bazı sahneleri tekrar okumak ve karakterleri daha iyi analiz etmek, anlamak istedim. Olaylar aslında geçmiş, şuan ve gelecek olarak ayrılırken bu zaman farkının da hiç hissedilmemesi, yazarın sanki okurlar olarak bizi hep andaymış gibi hissettirmesi ise bambaşka bir başarı.
Susmak aslında bazen doğru olan mıdır? Hayat hep istediğimiz şekilde mi ilerlemeli ya da böyle olması için ne kadar ileri gidilmeli? Sevgi her şeyi çözer mi? tekrar tekrar sorgulatıyor okurken.
*bu kısım biraz spoi içerir*
Theo’ya da Gabriel’e de ayrı ayrı sinir olurken, Alicia tek başına hepsinin ceremesini çekmesi... Sessizliği bile bir tür “haykırış” aslında. Kimse onu anlamadığı için konuşmuyor, konuşmak istemiyor.
En çok canımı sıkan şey de: Onun sadece "konuşamayan bir hasta" olarak görülmesi. Oysa aslında olayın tek farkında olanı o.