·335 syf.··Beğendi
···Okunma: 25 Nisan 2025 08:16 Bir ara yaş pastacılık hobim vardı. Zihnimi dağıtmak için meşgul olduğum şeyden çok büyük hayat dersleri çıkardığımı çok sonradan fark ettim. İyi pasta yapmayı öğrenmem uzun zamanımı aldı. Bazı pastalarımın dış kısmını olabildiğince çok süslerdim. Çünkü, pandispanyadaki yamuklukları, krema kapmala konusundaki vasatlığımı örtmenin en iyi yolu buydu. Kalıbından güzel çıkarılmış, iç kremasının kıvamı çok iyi olan, meyvelerini çok iyi tutabilen ve yamulmadan ayakta kalabilen bir pastanın dış kaplamaya bile ihtiyacı olmazdı ve en güzel görünen pastalar da aslında onlardı. Sadeliğin neden asaletle özdeşleştirildiğini işte o zaman anlamıştım. O gün bu gündür pastaların dış süslemesine kanmam. “Dur bakalım önce bir içine bakalım, kremanın kıvamı, meyveler ve pandispanya ile uyumu iyi mi, doğru krema doğru içerikle birleştirilmiş mi?” derim. Yerken insana asıl haz veren iç kısımdır çünkü. Dış cephe ise cazibeli görünümüne rağmen bol yağ içeren bir krem şanti ve renklendirilmiş rafine şekerden ibaret pasta süslerinin birleşiminden başka bişey değildir.
Amacım pastacılık dersi vermek değil elbette. Fakat bu kitabın bana hatırlattığı metafor tam olarak bu. Kitabımızın asıl konusu olan “statü” dediğimiz olguyu biraz buna benzetiyorum.
Sevgili Alain de Botton bu sefer de statü meselesi üzerine eğilmiş. Statünün bizim için ne ifade ettiğine, onun tarihsel gelişimine, bizde yarattığı kaygıya ve bu kaygıdan kurtulmanın yollarını irdelemiş sırası ile.
Statü bir kişinin toplum içindeki konumu, mevki ya da saygınlığı demektir. Ortaçağda insanlarda statü kaygısı yoktur. Çünkü insanın toplum içerisindeki konumu örneğin çiftçi, rahip veya soylu olması tanrının taktiridir, bizim seçimimiz değildir. Bunu değiştirmeye çalışmak anlamsız olduğu gibi, bunun için üzüntü duymak da tanrıya karşı gelmekle neredeyse eş değerdir. Zamanla kilisenin otoritesi sarsılır, hümanizm tarih sahnesine çıkar ve din insanlar üzerindeki gücünü kaybetmeye başlar. Ardından Sanayi Devrimi gelir. Yeni iş kolları, yeni sınıflar ortaya çıkar ve toplumsal dinamikler değişmeye başlar. Bu noktada para, servet, statü, saygınlık artık tanrının bazı kullarına verdiği birer ayrıcalık değil; insanların kendilerinin elde edebilecekleri şeylere dönüşmüş durumdadır. İnsanın “-ebilme” sınırlarına giren her şey “-memenin”kaygısını yaratır. Statü sahibi olma noktasında ortaya çıkan kaygı da bunun eseridir. Toplumda bir statüye sahip olabilmek insanların en temel endişelerinden biri haline gelir ve günümüzde bile bu hala böyledir.
Yazar statü endişesine neden olan sebepleri şöyle sıralar; Sevgisizlik, Snopluk, Beklenti, Meritokrasi, Güven. Biraz açacak olursak statü kaygısının temelindeki şey aslında içsel bir şeylerin eksikliğidir. Onaylanma arzusu, alt sınıftan veya alt bir ırktan geldiğine inandırılma, güven kazanma arzusu… Genel anlamı ile statü kazanma isteği çoğunlukla bir etiket -soylu, general, profesör gibi- yolu ile kendindeki eksikleri perdeleme arzusundan ileri gelir. Tıpkı içinde kusurlar barındıran bir yaş pastanın kusursuz bir dış kaplamaya ihtiyaç duyması gibi. Tabiki bu endişeye hep olumsuz anlamlar yükleyemeyiz. İdeal toplumlarda statü hak edenin hak ettiği yere geldiğinin, liyakatin göstergesidir. Yani demek istiyorum ki süslü, göze hitab eden bir dış cephesi olan pasta her zaman içerde bir takım kusurları perdeliyor demek değildir. Fakat son bir kaç yüzyıldır statü arzusu -ağırlıklı olarak- bir takım kusurları perdeleme işlevinden başka bir fonksiyona sahip olmadığı gibi, yarattığı kaygı da ne yazık ki insanları tüketen bir konumda yer alıyor. Çünkü bizler -yazarın da deyimi ile- ideal birer toplum düzeni içerisinde yaşamıyoruz. Özellikle son bir kaç on yıldır artan iletişim imkanları ve sosyal medyanın hayatımıza girişi ile bu yarış her yönüyle daha bir hızlanmış görünüyor.
Yazar bu endişeden kurtulmanın yollarını şu başlıklar altında açıklıyor; Felsefe, Sanat, Politika, Hıristiyanlık, Bohemlik.
Meseleyi şöyle özetleyebilirim ki; etiketler her ne kadar göz doldursa da tüm insanlar eşittir. Yani yazarın genel mesajı bu. Ama tabi bu düşünceye ulaşmak için önce bir yol yapmamız gerekiyor. Örneğin sanata ve felsefeye yönelmek ruhunuzu olgunlaştırabilir ya da tüm trendlere sırt çevirdiğiniz, modayı ve insanların ne düşündüğünü önemsemeden yaşadığınız bohem bir hayat tarzı sizi toplumda ideal kabul edilen bir seviyeye ulaşamama kaygınızı yok edebilir.
Çok güzel bir eser. Etkileyici, derinlikli ve düşündürücü. Yazar mesaj vermekle yetinmiyor, meselenin köklerine sorgulayıcı bir yaklaşımla inerken zengin bir bilgi birikimi sunuyor. Botton kalemine hayran olduğum bir yazar ve bu kitabı ile onu daha bir çok sevdim. Çağının meselelerini geçmişle köprüler kurarak, felsefi bir bakış açısı ile irdeleyen, bu denli başarılı çok az yazar var.