Gönderi

Mr. Turgay konuşuyor: Lockwood’un sessizliğine karşılık
6/10
·480 syf.··
2025 30. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 28 Nisan 2025 22:04
“Tutku, sahip olmak değil; çoğu zaman kendini yok etmek demektir.” Emily Brontë ’nin tek romanı olan Uğultulu Tepeler , yalnızca bir aşk hikâyesi değildir. Bu roman, tutkuyla bağlanmanın insana neler kaybettirebileceğini, sevginin sevdiğini yok edebilecek kadar karanlık bir hâl alabileceğini gösteren, psikolojik ve duygusal anlamda bir anlatıdır. Heathcliff ile Catherine’in hikâyesi romantik değil, yıkıcıdır. Onların sevgisi, iki insanı da özgürleştirmeyen; aksine birbirine zincirleyen, nefretle büyüyen bir bağdır. Catherine’in “Ben Heathcliff’im” sözüyle tarif ettiği aşk, bir ruh ikizliğinden çok, bir lanetin fısıltısı gibidir. Bu cümleyle birlikte okur, aşkın içindeki karanlığa adım atar ve geri dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkar. Aşkın başka hâline şahit oldum: neşesiyle değil, öfkesiyle. Heathcliff ve Catherine’in hikâyesi bir sevda değil, bir lanet gibi dolanıyor... Sevmenin değil, sahip olmanın; özlemenin değil, yakmanın hikâyesi bu. Catherine’in içinde büyük bir aşk, çelişki, ruhsal bütünlük arzusu, toplumsal baskı, pişmanlık ve içsel parçalanma yer alıyor. Bu duygular, onu hem Heathcliff’e hem de kendisine karşı yabancılaştırıyor. Sevmekle mahvolmak arasında ince bir çizgide duruyor. Aynı ruhta yanmak mı, yabancı bir kalpte sönmek mi? Sevmenin bedeli: Kendin olmak mı, kendinden vazgeçmek mi? Bu hikâyede duygular romantik değil, varoluşsal düzeyde yaşanıyor. Klasik aşkın ötesinde, “Sen yokken ben kimim?” sorusuna verilen tutkulu ve trajik bir cevap bu. Catherine’in Heathcliff’e olan sevgisi, bir ruh ikizliği değil; huzur değil, çalkantı getiren bir kader bağı. Ve tüm bu kırılganlığın temelinde, sevgisiz büyüyen çocukların sessiz feryadı var. Heathcliff’in küçüklüğünde maruz kaldığı aşağılanma, dışlanma ve sevgisizlik, onu hem kendine hem sevdiğine karşı zalimleştiriyor. Sevemeyenler, sevilememiş olanlardır. Mr. Lockwood Uğultulu Tepeler’e gelir ve komşularının karmaşık geçmişine dair bir merak geliştirir. Şansı yaver gider çünkü evin kahyası Nelly, bu hikâyenin her detayına hâkimdir. Lockwood bir soru sorar, Nelly bin cevap verir; sanki yıllarca bu hikâyeyi birine anlatmak için beklemiştir. Ama aslında Lockwood biziz. Bu hikâyeyi bize anlatan da Nelly. Biz onun dinleyicisiyiz, onun tanığıyız. Yine de Lockwood’un suskun kaldığı, sorgulamadığı, içine girmediği yerler var. İşte ben, o yerlerde devreye giriyorum. Mr. Lockwood’un sustuğu anlarda, Mr. Turgay konuşacak. Sadece dinlemekle kalmayacak, o evde yankılanan her cümleye kendi sesimi katacağım. Victoria dönemi İngiltere’sinin katı sınıf hiyerarşisinde, bireyin kendini yalnızca eğitimle özgürleştirebileceğini tartışıyorsunuz. Geleneksel rollerin dışına çıkarak “bilge” olmayı seçmişsiniz. Statü değil, bilgi insanı değerli kılar diyorsunuz. Kendini kanıtlama ihtiyacı hisseden, zekâsı ve okuyarak edindiği bilgilerle sınıfsal sınırları aşmaya çalışan bir figürsünüz. “Aptalca durumlar” içinde düşünme yetinizi geliştirdiğinizi söylüyor, mücadeleyle şekillenmiş bir bilge gibi davranıyorsunuz. Size bu noktada katılıyorum. Ama sizi uyarmadan da geçemem: Sadece kitap okuyarak geliştiğini sanan kişiler, farkında olmadan oldukça tehlikeli hale gelebilir. Okumak herkesin erişebileceği bir eylemdir. Fakat gerçek gelişim; okuduklarını hareketine, karakterine, vicdanına dönüştürebilmekle olur. Ve Bayan Nelly, bu hikâyede siz bu farkı gösteremiyorsunuz. Bilginin davranışa dönüşmediği yerde, bilgi sadece yük olur. Bugün bile tartışmaya kapalı kalması gereken konular hâlâ tartışmaya açıksa, teknoloji ilerliyor ama insanlık yerinde sayıyorsa, bunun en açık kanıtı siz ve anlattığınız bu hikâyedir. Şöyle diyorsunuz: “Bir sandalyeye oturdum, bir ileri bir geri sallanmaya başladım. Bunu yaparken de, safsakladığım pek çok görevimi düşünerek, kendimi olabildiğince acımasız eleştiriyordum. Evlerinde hizmetçilik ettiklerimin hepsinin, bütün talihsizliklerinin sebebinin ben olduğum aklıma geliverdi. Gerçeğin böyle olmadığının farkındaydım. Ama bu kasvetli gece yüzünden kafam allak bullak olmuş, neredeyse Heathcliff’i kendimden daha az suçluymuş gibi görmeye başlamıştım.” Bir yanda içgüdüsel suçluluk, öte yanda zihinsel savunma. Kendinizi suçlu hissediyorsunuz ama gerçekleri yeniden çerçeveleyerek bu ağırlığı hafifletmeye çalışıyorsunuz. Yani aslında bir etkiniz olduğunu biliyorsunuz. Ama bu katkının ağırlığına dayanamayıp kendinizi "öyle değilmiş" gibi ikna ediyorsunuz. Demek ki her şey okumakla olmuyor. Ve sonlara doğru anlatılanlar inandırıcılığını yitiriyor. Heathcliff’in Cathy'nin ve sizin yanınızda tüm planlarını açıkça söylemesi, onları aşağılaması, babanın elinden her şeyi alacağını rahatlıkla dile getirmesi… Bu diyaloglar, dönem gerçekliğiyle örtüşmüyor. Ivır zıvırlarla geçen bu son bölümde ise neyin nasıl olduğuna dair doğru düzgün bir açıklama sunulmuyor. Her şey havada kalıyor. Ve en önemlisi, neden hiç kimse birbiriyle açık ve net konuşamıyor? Bayan Nelly, siz kahya mısınız, yoksa bir aile üyesi mi? Çünkü yer yer fazlasıyla müdahil oluyor, haddiniz olmayan meselelere burnunuzu sokuyorsunuz. Anlatıcı olmanın gücünü, haddini aşarak kullanıyorsunuz. Ve size merakla sorduğum bu hikâyede, açıkçası hayal kırıklığına uğradım. Ve unutmadan, Bayan Nelly… Yalnızca duyguda değil, kurguda da her şeyi karmaşık hale getirdiniz. Karakterleri çoğalttınız, yetmedi, isimleri birbirine benzettiniz. Linton soyadını oradan oraya savurdunuz. Catherine adını kaç kere değiştirdiniz, sayamadım. Sanki anlatmıyordunuz da, kuşaklar arası bir gölge oyunu oynuyordunuz. Ben bu hikâyeyi anlamak için çok zorlandım. Ama söylemeliyim: En çok da sizin anlatımınızda kayboldum. Ve ben, Mr. Turgay, bu hikâyeyi yalnızca dinlemedim—içine girdim, yargıladım, sesimi kattım. Çünkü bazı hikâyeler sadece anlatılmakla kalmamalı, sorgulanmalıdır da. Bu satırların sonuna geldiysen, biz aynı tepelerde dolaştık demektir. Bir iz bırakmak istersen, bir emojiyle fısılda — yalnız yürümediğimi bileyim.
Uğultulu TepelerEmily Brontë · İthaki Yayınları · 201657,8bin okunma
··
13 +1'leme
·
7,6bin Gösterim
14 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Ben bu kitabı okudum .. Hayretler içerisinde vede hayranlık duygusu hissi içersinde okudum incelemenizi siz bu kitaba bambaşka bir yorum katmışsınız 👏🏻 Oysa dünya klasiklerini hep farklı bir bakış açısıyla okumaya özen gösteririm. Ben bu incelemenizden sonra Uğultulu Tepeleri bakış açışız okuduğumu idrak ettim .... Hocam farkındamısınız ? Sayenizde aydınlanmalarım artmaya başladı :)
Alper Turgay
Gönderi Sahibi
Estağfurullah 🤗, Mr. Turgay'ı yalnız yürütmediğiniz için teşekkür ederim 🙏😊.
Yeterince sevilmeyenler nasıl seveceğini de bilmiyor maalesef…
Alper Turgay
Gönderi Sahibi
Bence sevilmemek insanı yaralar, evet… Ama bu, sevmeyi asla öğrenemeyeceği anlamına gelmez. Tam tersi, bazen insan en çok eksikliğini duyduğu şeyi vermeyi öğreniyor: sevgiyi. Yani sevmek sadece gördüğümüz bir şey değil, bazen kendi içimizde büyüttüğümüz bir şey.
Hikâyeyi sil baştan yazmışsınız resmen, yüreğinize sağlık hocam😊😊👏👏
Alper Turgay
Gönderi Sahibi
Çok teşekkür ederim! 😊 Hikâyeyi değilse bile, Mr. Lockwood’un yerine geçip birçok okurun “Neden bunları sormadın?” diye iç geçirdiği yerlerde, hissettirdiklerini kurmaya çalıştım diyelim. 😀
Emeğinize sağlık. İncelemenizi okuyana kadar benim dışımda kimseyi daraltmamış herkese romantik gelmiş acaba sorun bende mi diye düşündüğüm kitaplardan biriydi. Şimdi rahatladım. 😊
Alper Turgay
Gönderi Sahibi
Teşekkür ederim 🙏😊 Yalnız değilmişiz, bu da yetiyor zaten!
Uzun zamandır kitaplığımda bekliyordu. Bu incelemeden sonra okunma zamanı gelmiş de geçiyor. Elinize sağlık 🌸
Alper Turgay
Gönderi Sahibi
Teşekkür ederim 🙏. Okuduktan sonra sizin düşüncelerinizi de çok merak ederim. Şimdiden keyifli, biraz da sarsıcı bir yolculuk seni bekliyor diyebilirim ✨