BİRLEŞEMEMEK…
Puan vermedi·400 syf.··
2025 44. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 22 Nisan 2025 17:25
Yazdıklarım, ancak kitaptan aklımda kalanlardır. Hatta yazdıklarımın, kitapta anlatılanların imgeleri olduğunu da söyleyebilirim. Neticede Christopher Duggan’ın çok yararlı eseri “Kısa İtalya Tarihi”nin tamamını özetlemek, yapabileceğim ya da yapmak isteyeceğim bir şey değil. O nedenle aşağıdakiler, yanlışlar ve aşırı basitleştirmeler içerir… İtalya, birleşememiş bir ülke. “İtalya” kelimesinin, öteden beri bir coğrafî terimden ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla, “İtalyan” kimliği de uzunca bir süre ortak bir millî kimlik olmaktan çok uzak. İtalya’nın “hukuken” birleştiği, yani Piyemonte Krallığı önderliğinde ve bir anayasa altında bir araya geldiği 1860 yılında, bugünkü İtalyanca’nın temelini teşkil eden Toskana lehçesini konuşabilenlerin genel nüfusa oranı şaşırtıcı derecede az (Aklımda kaldığı kadarıyla bu oran %2,5 civarında!). Farklı bölgelerde yaşayan insanlar, birbirlerinin konuştukları dili anlamıyorlar. 19. yüzyılda pek çok ülkenin bu açıdan İtalya’ya benzediğini, yani ulusal birlikten ve bunu oluşturan duygudan yoksun olduğunu söyleyebiliriz (Ayrıca İtalya’nın, Avrupa’nın ağır aksak işleyen ülkelerinden olduğunu da not etmeli). Ancak İtalya’nın bu meselenin üstesinden gelmek için gösterdiği çabaların büyüklüğü ve onun komşusu olan ülkelerin de aynı konuda gösterdikleri mukayeseli başarı, İtalya’nın sözü edilen parçalı yapısını daha göze çarpar hâle getiriyor. İtalya, Roma İmparatorluğu yıkıldıktan sonra onun yerine Cermenler tarafından kurulan çok sayıda krallığa bölünüyor. Yanılmıyorsam, Ortaçağ’a damgasını vuran ve doğası gereği dağınık bir sistem olan feodalite de bu dönemde belirginleşmeye başlıyor. Bizans İmparatorluğu, İtalya’nın farklı bölgelerinde zaman zaman hakimiyet tesis ediyor ama, Batı Roma İmparatorluğu’ndan sonra uzun süre İtalya’nın tamamına hâkim olabilen bir güç bulunmuyor. Bölgeler ve o bölgelerin insanları arasındaki ilişkiler sınırlı; geliştirdikleri kültürler de birbirlerinden farklı. İtalya’nın dağlık bir coğrafyaya sahip olması da, onun her bir bölgesinin kendi başına bir âlem olma özelliğini kuvvetlendiriyor. Gel zaman git zaman, İtalya’da çok meşhur devletler kuruluyor: Floransa, Venedik, Ceneviz… Hatta bu ülkeler, tarihte Rönesans adını verdiğimiz bir atılıma dahî öncülük ediyorlar. İtalya’nın çok sonraları millî bir gurur ve üstünlük hissi duyacakları kültürel birikimi yaratıyorlar. Yine de bu ülkeler, özünde şehir-devletleri. Yani bugüne kıyasla küçücük şehirlerden ibaretler. Ticaret vesilesiyle etkinliklerini çok uzak coğrafyalara kadar yayabilmişlerse de, her biri İtalya’nın çok ufak bir bölgesinde varlık gösteriyor. Aralarında “ulusal” diyebileceğimiz bir duygu yakınlığı yok. Kendilerine genel olarak İtalyan dediklerini bile hiç zannetmiyorum (Olsa olsa bir ümmet duygusu mevcuttur). Elbette ki bunun tersi yönünde duygu ve düşünceler besleyen insanlar da bulunabilir, ancak o zamanki bu duygu ve düşünceleri genel olarak edebiyatın bir konusu olarak değerlendirmeli. İtalya’nın kuzeyi ile güneyi arasındaki ayrım bilhassa ilgi çekici. Habsburg ve Fransa İmparatorluklarına yakın olan kuzey bölgeleri, hâliyle bu ülkelerle çok daha yakın bir ilişki ve etkileşim içinde bulunuyor. Hatta Kuzey’in bir kısmı, bir zaman bu ülkelerin işgali altında. Dolayısıyla Kuzey, İtalya’nın “Batılı” kısmı. Güney bölgeleri (Napoli ve Sicilya) ise bambaşka bir dünya; art arda gelen Arap ve Norman hakimiyeti görmüşlüğü var ve sonrasında Habsburg Hanedanı ile bağlantılı bir Alman hanedan olan Hohenstaufen Hanedanı tarafından yönetiliyor. Denizlerin hakim gücü İngiltere’nin Sicilya üzerinde kurduğu etkinliği de unutmayalım. Bu kısımda feodalite, yoksulluk ve suç, Kuzey’den daha yaygın. Günümüzde bile İtalya’nın kuzeyini güneyinden ayırmayı amaç edinmiş olan, Güney’i ayak bağı gören bir siyasî parti mevcut! Nihayet Fransız İhtilâli patlak veriyor ve Napolyon İtalya’nın büyük kısmını fethediyor. Napolyon’un temsil ettiği iddia edilen ve gittiği yerlere beraberinde götürdüğü Aydınlanma ve ulusal birlik fikirleri İtalya’da da etkisini gösteriyor. Ne de olsa bu doğrultuda giden ülkelerin güçlendiği, gitmeyenlerin ise zayıfladığı bir döneme girilmiş. Bunun üzerine İtalya, eski dünyanın yerine yenisini kurmayı hedefleyen liberal değerler ve elbette ki birleşik bir İtalya için mücadele eden devrimci örgütlerin sahneye çıkışına tanık oluyor. Napolyon yenildikten sonra yeniden tesis edilen muhafazakâr Avrupa düzenine başkaldıran bu örgütler, Avrupa’nın pek çok yerinde olduğu gibi, öldükten sonra bile Napolyon’un hayaletinin kıtada dolaştığını gösteriyor. Huzursuzluk duyanların başlıca amaçları bir anayasa ilan ettirmek, eski düzenin imtiyazlılarına (kral, soylu, din adamı) sınır koymak, İtalya’yı birleştirip güçlendirmek, eğitimli insanların önünü açmak, vb… (Bunlar size de İttihat ve Terakki’yi hatırlattı, değil mi?) Pek çok kargaşadan ve devrim kalkışmasından sonra “liberaller” (Zamanın devrimcilerine böyle deniyor) bir şekilde ve kademeli olarak başarıya ulaşıyor. Piyemonte Krallığı ya da Sardinya-Piyemonte Krallığı (İtalya’nın kuzeybatısında), İtalya’nın en gelişmiş yeri ve doğal lideri (Beylikler döneminde Anadolu’daki Osmanoğulları Beyliği gibi). Dolayısıyla İtalya’nın tüm bölgeleri, Piyemonte lokomotifinin arkasına tek tek dizilip, nihayet 1860 yılında, Piyemonte Kralı Victor Emmanuel’in altında birleşiyorlar (Roma’nın birliğe katılması 1870 yılını bekleyecek). Bu sürecin adına “Risorgamiento” deniyor. Ama anlatılanlar hiç de kolay olmuyor. Hem içeriye hem de dışarıya (Avusturya) karşı savaşlar veriliyor. Adı geçen kral, Piyemonte Başbakanı Kont Cavour, birleşmenin Sicilya ayağını tamamlayan Garibaldi ve birleşmenin fikrî önderi Mazzini, sürecin öne çıkan isimleri. Birleşme gerçekleşti ve her şey yoluna girdi mi? Elbette hayır! (Zaten Birleşme’nin sonraki yıllarda büyük bir coşkuyla karşılandığını sanmayın.) İtalya 19. Yüzyılda pek fakir bir ülke. Ulaşım sistemi, eğitim seviyesi, işçi ücretleri, tarımı, vs., çevre Avrupa ülkelerine nispetle oldukça kötü durumda (19. Yüzyıldaki Osmanlı’nın gelişmişlik seviyesi için söylenenlerin, yaklaşık olarak İtalya için de söylenebileceğini düşünüyorum; yanılıyor olabilirim). Bu durum Güney için daha bir geçerli. İtalya’nın o dönemlerdeki itibarı, esas olarak geçmişten getirdiği kültürel birikimden geliyor. Belli bir gelenek içinde yetişmiş olan İtalyan sanatçı ve zanaatçılar, Avrupa’nın pek çok yerinde talep görüp istihdam ediliyorlar (Bununla birlikte, FIAT fabrikasının 19. Yüzyıl sonralarında kurulduğunu da unutmamalı. Yani ülke dip seviyede değil). Birleşme’den sonra da herkes kendi çıkarını bayrak yapıp birbirini yemeye devam ediyor; ulusal birlik ve düzen bir türlü tam anlamıyla gerçekleşemiyor. Örneğin Birleşme’nin ardından Sicilya’da baş gösteren özerklik yanlısı hareketler pek çok defa silah zoruyla bastırılıyor. Yeni kurulan (birleşen) devletin Kilise ile mesafesinin nasıl olacağı başlı başına bir sorun. İtalya’da yaşayan insanları birbirine bağlayacak olan manevî bağın ne olduğuna dair yürütülen tartışmaların ardı arkası kesilmiyor. Bir eksikliktir ki hep hissediliyor. Bir yandan ülkenin kendini Avrupa’ya kabul ettirme derdi de yok değil. Ekonomi grafiği ise bazen yükselip bazen alçalıyor; istikrar hak getire… İtalya’nın Birinci Dünya Savaşı’na girmesini destekleyen kimi siyasetçi ve entelektüellerin bunu istemekteki amaçları, savaşın ülkede ulusal bir birlik yaratılmasına yardımcı olacağını düşünmeleri. Nitekim Birinci Dünya Savaşı’na giren İtalya, savaşın sonunda kazanan tarafta olmasına rağmen, istediklerini alamıyor. 1920’lerde ise Mussolini’nin eliyle Faşist Devlet sisteminin yaratıldığı yerlerden oluyor. Faşizmin tesis edilmesindeki başlıca âmil, sol tehlikenin yanısıra, ülkenin ancak böyle bir yönetim altında birleştirilebileceğinin ve kalkınabileceğinin de düşünülmesi. Kendinden emin olmayan ülkelerde milliyetçilik de aynı nispette yüksek olur (Bu arada belirtelim ki Faşist İtalya, muadili olarak görülen Nazi Almanya’sı ile kıyaslanınca, zemzemle yıkanmış gibidir. Elbette o dönemin İtalya’sında yaşamayı hiç istemezdim ama, Faşist İtalya Nazi Almanya’sının suçlarının pek azından payını alır. Hitler’in yanında savaşa girmeseydi, Faşist İtalya’yı bugün yalnızca aşırı devletçi ve komik bir ülke olarak görebilirdik). İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İtalya’nın Avrupa Birliği politikalarını en çok destekleyen ülkelerden olduğunu görüyoruz. O zamandan günümüze kadar geçen sürede ekonominin dalgalanmaya devam ettiğini, skandalların arka arkaya geldiğini, yozlaşmış siyasetçileri, modern dünyanın getirdiği problemleri, sağ-sol çatışmalarını, mafyaya ve terörizme karşı verilen rezilce başarıları görebiliriz. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi… (İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Faşizme karşı olmak üzerinden oluşturulmaya çalışılan birlik duygusunun da tam olarak başarılı olduğunu sanmayın.) Burada anlatılanlar çerçevesinde İtalya bugün ne hâldedir, bilmiyorum. Kötümser bir tablo çizen kaynaklarla karşılaştım. Ama teknolojinin de yardımıyla, bürokrasi ve güvenlik güçlerinin 21. Yüzyılda son derece kuvvetlenmiş olmasının, İtalya’yı tarihte hiç olmadığı kadar standart ve homojen hâle getirdiğini düşünmek kulağa mantıklı geliyor. Kısacası nedir? Ulusal birlik önemlidir. Bunu zamanında sağlayamayan ülkeler, ilerleyen dönemlerde sorun yaşarlar. Bununla birlikte kültürel sermaye ve itibar da önemlidir; bir ülkeyi her şeye rağmen ayakta tutabilir. Son olarak, Avrupa’daki her ülke, gelişmiş değildir.
Kısa İtalya TarihiChristopher Duggan · Kronik Kitap · 20241 okunma
·
128 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.