Puan vermedi·288 syf.··
Beğendi
·
2025 10. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 10 Mart 2025 01:52
BİR DİNAZORUN GEZİLERİ- Mîna Urgan Mina Urgan'ın "Bir Dinozorun Gezileri" adlı gezi kitabı yazarın çeşitli zamanlarda yaptığı yurt içi ve yurt dışı seyahatlerinden derlenmiş deneme tarzı yazılardan oluşmaktadır. “Bir Dinozorun Gezileri", bir gezi kitabı olmasının yanı sıra Mina Urgan'ın dünyaya, insanlara ve kendine dair gözlemlerini, düşüncelerini ve eleştirilerini içermektedir. Mina Urgan'ın ironi ve mizah anlayışı kitap boyunca hissedilir. Yazar, olaylara ve insanlara eleştirel bir gözle bakarken, aynı zamanda okuyucuyu güldürmeyi de başarıyor. İncelemem de her bölümümden aklımda kalanları, beğendiğim kısımları anlattım kısaca. Küçük Mutluluklar: Yazar bu bölümde, büyük idealler ya da başarılar peşinde koşmak yerine, anlık, sade ve sahici mutluluklara değer vermemiz gerektiğini anlatır. Örneğin, bir Anadolu kasabasında geçen basit bir yaz akşamını şöyle betimler: “Ve güneş karşınızda batarken rakınızı yavaş yavaş içiyorsunuz. Sorarım size, büyük bir mutluluk değil mi bu küçük mutluluk?” Urgan’a göre mutsuzlukla övünmek bir erdem değil; asıl meziyet, küçük mutluluklara tutunabilmektir. Bu mutluluklar için büyük koşullar gerekmez; beş duyunun açık olması yeterlidir: “Beş duyunuzun olması ve bu beş duyunun tam kapasite çalışması... küçük şeylerin sizi mutlu etmesine yeter de artar." Deniz Tutkusu: Bu bölümde Mîna Urgan, denize olan derin sevgisini dile getirir. Deniz, onun için sadece bir doğal güzellik değil; bir yaşam biçimidir, bir özgürlük alanıdır, hatta ruhsal bir sığınaktır. Çocukluğundan itibaren denize duyduğu bu yakınlık, yaşamının ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Mîna Urgan, İstanbul’da Boğaziçi kıyılarında yüzmeye başladığı günlerden söz ederken, denizle kurduğu ilişkinin sıradan bir eğlence olmadığını, adeta bir varoluş biçimi olduğunu hissettirir. Denizin dalgaları, tuzlu kokusu, yosunlarla karışık havası ona özgürlük hissi verir: Yazar için deniz aynı zamanda bir kaçış yeridir. Hayatın karmaşasından, kalabalıktan, sıkıntılardan denize açılarak uzaklaşır. Yüzme onun için bir spor değil, bir tür ritüeldir. Saatlerce yüzebilir; suyun içinde olmak, yazar için hem fiziksel hem de zihinsel bir arınmadır. Mîna Urgan’ göre, denizi sevmeyen bir insan, yaşamın pek çok yönünü eksik hissedecektir. Çünkü deniz hem doğanın en yalın gücünü hem de insanın en derin içsel ihtiyaçlarını temsil eder. Eski ve Yeni Bodrum: Bodrum’un sonbaharının, ilkbaharından da güzel olduğundan ve Kasım ayında kimi zaman dört mevsim birden yaşandığından bahsetmiştir. Bodrum’un değişen ekonomik durumundan da bahseder. Bodrum’un eskiden süngercilik ve mandalinacılıkla geçinen yoksul bir kasaba olduğunu, turizm sayesinde insanların ekonomik durumlarının düzeldiğini , zenginleştiklerini yazmıştır. Bodrumdaki yapılaşma durumunu da eleştirmiş ve tarihi evlere insanların artık önem vermediğinden şikayetçi olmuştur. “Bodrum İstanbul’a benziyor bana kalırsa: onu çirkinleştirmek için ne yaparlarsa yapsınlar ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, gene de güzel kalmanın yolunu buluyor her nedense.” Mavi Yolculuk: Mîna Urgan, ilk mavi yolculuk zamanlarını şu sözlerle anlatmıştır: “ ...ilk mavi yolcular, Sabahattin Eyüboğlu’nun özenle seçtiği, çoğu genç aydınlardı. Sadece gezmek tozmak için değil, Ege ve Akdeniz uygarlıklarının kalıntıları konusunda bilgi edinmek ve bu arada o güzel kıyıları kendi gözleriyle görmek için katılınırdı bu gezilere. Teknemiz yüzen bir seminere dönüşürdü kimi zaman. Gerekli kitaplar okuyup araştırmalarda bulunan yetkili biri , gideceğimiz yerler üstüne bir konuşma yapar; o antik kentin toprakları, anıtları filan konusunda ön bilgi verirdi. Sonra herhangi bir vasıtaya, genellikle bir kamyona doluşup oralara giderdik" (61.sy) Yolculuklar sırasında tanıştıkları turistlerden, yaşadıkları bazı problemlerden ve aynı zamanda ne kadar eğlenceli zamanlar geçirdiklerinden bahsetmiştir. ( Berna Moran’ın dansöz, kendisinin de Arap Şeyhi olduğu komik anısını da anlatmıştır) Ege ve Akdeniz’de; Gökova, Oraklar, Sedir Adası, Klepatra Plajı., Ölüdeniz, Kekova, Gemili Adası, Marmaris ve Datça’ya , Marmara’da; Avşa, Paşa Limanı, Marmara Adalarına gittiklerini yazmıştır. Anadolu: Anadolu’ya yaptığı gezilerin ilki olarak 1938 yılında dadısı, kardeşi ve Nail Çakırhan ile birlikte yaptığı Uludağ kampını anlatmıştır. O dönemlerde kimsenin Uludağ da çadır kurup kamp yapmadığından bahsetmiştir. Anadolu yolculuğunun ikincisinin Halet Çambel ile gittiği Kırkağaç olduğunu yazar. Halet Çambel’in kazı çalışmalarında görevli olduğu için gitmiş olduklarını ekler. Bu yolculuğundan memnun olduğunu, Anadolu insanın kasaba insanından daha uygar olduğundan bahseder. 1942 yılında Antalya’ya tek başına yaptığı geziyi anlatmıştır. Antalya’nın olağanüstü güzelliğine hayran kaldığın aktarmıştır. 1976 yılında Eğirdir Gölü, Kadı İni, Kara İn, Damlataş Mağaraları ve Alanya Kalesine gittiğini de kısaca ekler. Karadeniz de Sinop, Rize, Amasra, Trabzon’a yaptığı yolculukları anlatmıştır. Trabzon da Sümela Manastırı’na ne kadar hayran kaldığından bahsetmiştir. Sabahattin Eyüboğlu’nun Sümela Manastırı hakkında pek çok bilgi verdiğini de ekler. 1960 yılında İstanbul’dan Van’a kadar kara yoluyla gittiğini yazmıştır. Araba yolculuğu sırasında . Anadolu’da gittiği yerlerden bazıları şunlardır: Erzurum, Diyarbakır, Mardin, Siirt, Bitlis, Harran, Siverek, Adıyaman, Kapadokya, Assos, Pamukkale, Efes, Safranbolu, Yedigöller. Avrupa’ya Yolculuklar: Paris: Mina Urgan dış ülkelerden en çok sevdiği kentin Paris olduğunu yazmıştır. Paris’in bilinen yerleri dışında olan ara sokaklarda yaptığı gezintilerden bahsetmiştir. Victor Hugo müzesine gittiğini ve müzeyi gezerken Victor Hugo’nun ne kadar müthiş bir ressam olduğunu fark ettiğini yazmıştır. Fransızların katı tutumlarından rahatsız olduğunu belirtmiştir. Paris’in güvenli bir kent olmadığını , eşyalarının çalındığını da eklemiştir. İngiltere: İngiltere’ye ilk gidişinde, Paris’in yanında İngiltere’nin ona bir taşra kenti izlenimi verdiğini yazar. Londra’nın insanlarının Paris’te olduğu gibi dışarı yaşamadığından, evlerinde yaşadıklarından bu yüzden gece hayatı olmadığından bahseder. İngilizlerin, Fransızlara göre daha sıcakkanlı olduklarını yazmıştır. Bu durum hakkında yaşadığı birkaç anıyı anlatmıştır. İngilizlerin dert edindiği başlıca iki sorun: Biri İngiliz yemeklerinin tatsız olması, öteki ise sürekli yağmur yağmasıdır. Avrupa da bildiğimiz anlamda köylüsü olmayan tek ülkenin İngiltere olduğunu yazmıştır. Köy evi dediklerinin bizde birer küçük villa olduğunu eklemiştir. İngiltere de Londra dışında Cambridge ve Oxford’u gördüğünü yazmıştır. Cambridge de Kont Sandwich’in şatosuna yaptığı ziyareti anlatmıştır. Daha sonra Shakespeare’in büyüdüğü, yaşadığı yere yaptığı ziyareti anlatır. Dublin de James Joyce ’un bir zamanlar yaşadığı kuleyi ziyaret ettiğini de ekler. Yaşadığı kulenin artık müze olarak kullanıldığını aktarır. İtalya ve Bazı Avrupa Kentleri: Floransa’nın Rönesans dönemine ait mimari ve sanatsal dokusunu, şehrin sanat galerilerini, tarihi yapılarını ve gördüğü heykelleri anlatmıştır. Napoli, Siena, Verona ve Milano da sık sık gezdiğinden bahseder. Mîna Urgan’a göre Roma bir yaşam kentidir, Venedik ise bir ölüm kentidir. Venedik için ölüm kenti demesinin sebebi ise sular altında kalıyor olmasıdır. Yazar Venedik’i çok beğendiğini ancak zamanla sular altında kalacağını ve yok olacağını yazmıştır. Roma’nın ise yaşama sevincinden, insanlar mutluluğundan , samimiyetinden bahseder. Roma’nın antik kalıntılarını, şehrin tarihsel derinliğini ve bu tarihi dokunun güncel yaşama etkisini vurgular. İtalyanların sanata, edebiyata ve estetiğe yaklaşımları, yemek kültürü ve günlük yaşamlarına dair gözlemlerini paylaşır. İspanya da ise Madrid’e gitmiştir. Brüksel, Amsterdam, Kopenhag, şehirlerine de seyahatler etmiştir. Sovyet Rusya ve Doğu Bloğu Ülkeleri: Sovyet halkının eğitime ve sanata verdiği değeri vurgular; müzelerin, tiyatroların ve kütüphanelerin aktif şekilde kullanıldığını anlatır. Sovyet şehirlerinin geniş bulvarları, büyük kamu binaları, anıtsal mimarisi üzerine gözlemlerini aktarır. Kızılmeydana yaptıkları ziyareti anlatır ve Nazım Hikmet’in mezarına yaptıkları ziyaretti de aktarır.( Kitabın “Albüm” bölümünde de Nazım Hikmet anıtının fotoğrafı yer almaktadır.) Sovyet Rusya da düğünlerin ilginç bir geleneğinden bahseder. Gelin ve damat evlenmeden önce Lenin’in mozolesini ziyaret ederler. Bu nedenle, özellikle düğün ayı olan Haziran da mozole önünde gelinlere rastlamanın mümkün olduğunu yazmıştır. Leningrad ve Kiev’e yaptığı seyahatleri de aktarmıştır. Budapeşte, Polonya, Varşova, Prag’a yaptığı seyahatleri de kısaca anlatmıştır. Amerika, Los Angeles ve Meksika: Los Angeles’ın kültürel çeşitliliği, yaşam tarzı, mimarisi hakkında bilgiler verir. Kente dair ilk izlenimi oldukça olumsuzdur. Şehri yapay, ruhsuz ve tekdüze bulur. Hollywood'u ve Beverly Hills’i de eleştiren Urgan, buralardaki şatafatın ve lüksün aslında büyük bir yüzeysellik ve ruhsuzluk barındırdığını vurgular. Amerikan yaşam biçimini, özellikle tüketim çılgınlığını, dış görünüşe verilen abartılı önemi alaycı bir dille eleştirir. Ancak Meksika’ya geçişle birlikte Urgan’ın anlatımı değişir. Meksika’ya karşı hayranlık duyar; bu ülkede hâlâ yaşayan halk kültürünü, sanatla iç içe geçmiş sokak yaşamını ve tarihsel zenginlikleri severek anlatır. Diego Rivera ve Frida Kahlo gibi sanatçılara duyduğu hayranlık da burada öne çıkar: “Meksika, insanı kendine çeken o eşsiz sıcaklığa ve derinliğe sahip bir ülke.” demiştir. Amerika- New York ve San Francisco: Amerika’nın doğu kıyısındaki New York ve batı kıyısındaki San Francisco şehirlerine yaptığı ziyaretleri aktarır. New York’u “insanı ezen bir kent” olarak nitelendirir: “Gökdelenlerin gölgesi altında yürürken, insan kendini bir böcek gibi hissediyor.” Şehrin karmaşası, gürültüsü ve insan ilişkilerinin yüzeyselliği yazar üzerinde boğucu bir etki yaratır. Yine de müzeler, sanat galerileri ve kültürel faaliyetler açısından zenginliğini takdir eder. Özellikle Metropolitan Müzesi’nden çok etkilenir: San Francisco ise Urgan’ın çok daha olumlu izlenimler edindiği bir şehirdir. Bu kenti hem fiziksel güzelliği hem de entelektüel havası bakımından beğenir. Özellikle Golden Gate Köprüsü ve çevresindeki doğa manzaraları onu etkiler: Ayrıca Berkeley Üniversitesi çevresindeki gençlik hareketlerinden ve sol düşünce ortamından duyduğu sempatiyi de dile getirir.
Bir Dinozorun GezileriMina Urgan · Yapı Kredi Yayınları · 20253,927 okunma
·
343 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.