Puan vermedi·408 syf.····Okunma: 01 Mayıs 2025 15:03 Kitap hakkında bilgi vermeden önce sizinle yazarı hakkında bir kaç bilgi paylaşmak istiyorum. Kitap ilk olarak Türkiye de “Rüzgarlı Bayır” adıyla daha sonrasında “Uğultulu Tepeler” ismiyle yayınlanmış bir kitaptır. Yazıldığı dönemde kadınların edebiyatla uğraşması hoş görülmediği için Emily Bronte, şiirlerini erkek kimliğiyle yazmış ve Uğultulu Tepeler eserinde de “Ellis Bell” adını kullanmıştır. Emily, öldükten sonra ise kız kardeşi kitabın ikinci baskısında Emily’in kendi adını kullanarak bastırıyor. Bu eser aynı zamanda Emily’in tek romanı. Yazar hakkında bilgi vermem bittiği için kitaba dönüyorum hemen. Biraz ayrıntılı vereceğim için spoi olabilir. Spoiler istemeyen lütfen okumasın.
————————————————
Kitabımız bir kiracının ev tutması ile başlıyor. Bu kiracının ev sahibi ise oldukça suratsız, sevilmeyen bir adam olan ve uğultulu tepelerde yaşayan Heathcliff’den başkası değil. Aynı şekilde o evde yaşayan diğer insanların da bu ev sahibini sevmediği oldukça aşikar. Kiracımız onlarla arkadaşlık kurmaya, sohbet etmeye çalışıyor ama nafile. Çünkü hiçbiri onunla doğru dürüst sohbet etmediği gibi acımasız cümleleriyle kiracı kadına istenmediğini net bir şekilde belli ediyorlar. Kiracı kadın da bu durumu kabullenerek çareyi kirada oturmakta olduğu çiftlik evine gitmekte buluyor. Orada da çok tatlı bir kadın kahya var, Mrs. Dean. Hikaye onun ağzından gözlemci bir bakış açısıyla anlatılıyor. Öyle sürükleyici bir şekilde anlatıyor ki sanırsınız o cidden karşısınızda ve elinde ipi ve şişiyle örgü yaparken size heyecanlı heyecanlı anlatıyor. O anlattıkça merak duygunuz daha artıyor ve sonunu büyük bir heyecanla nereye bağlayacak diye bekliyorsunuz. Evet, Mrs. Dean’i dinlemek aynı böyle duygular yaşatıyor bize.
Meğer bu sevilmeyen adam olan Heathcliff, uğultulu tepelerdeki o evin gerçek oğlu değilmiş. Evin beyi yolda onu kötü bir şekilde görmüş ve acıyıp eve getirmiş. Daha sonrasında evdeki diğer çocuklar onu istememiş, zenci olmasından dolayı ona zebani bile demişler. Çocuklardan Catherine isimli olanı sonrasından sevmiş Heathcliff’i ama evin oğlu olan Hindley bir türlü ısınamamış ona. Vahşiliğinden, ten renginden, iblis adı altında aşağılamalarından hiç vazgeçmemiş. Sadece o değil, evin tüm çalışanları Heathcliff’e demediğini bırakmamışlar. Bir kişinin ona bakış açısı zamanla değişmiş de değişmiş. Catherine…
Daha sonrasında tahmin edersiniz ki bu Heathcliff ile Catherine arasında bir aşk doğuyor. Lakin Catherine sınıf farklılığından dolayı onunla değil Linton’la evlenmeyi seçiyor. Bunun sebebini dile getirirken de Heathcliff olanları duyuyor, evi terk ediyor. Ve asıl hikaye burada başlıyor. Sevgisiz büyüyen ve işittiği tek söz aşağılanmak ile ilgili olan bir insanın nasıl birine dönüşüp, nelere neden olabileceğini göstermek istemiş bize Emily. Bunu oldukça başarmış da çünkü roman sonuna kadar Heathcliff’den nefret ediyoruz.
Aslında neden olduğu şeyler için Heathcliff’i suçlarken böyle bir insana dönüşmesine neden olan insanların suçlanması gerektiğini unutuyoruz. Romandaki karakterlerin sevgisizliği ve acımasızlığı yetmezmiş gibi biz de Heathcliff’e elimizde olarak veya olmayarak o karakterler gibi yaklaşıyoruz.
Heathcliff geldiğinde öncesinden daha bakımlı ve zengin olarak dönüyor. O arkasına bakmadan kaçtığı evine gidiyor ve şimdiki beyi Hindley’den o evi kumar sayesinde almaya başarıyor. Hindley’in oğlu var tabii bir de. Ah! Canım Hareton… Kitapta en çok üzüldüğüm ve en çok sevdiğim karakter oydu. Babası ölünce kendisini Heathcliff yetiştiriyor. Ev de artık kumar sayesinde kendisine ait olduğu için çocuğu kullanıyor da kullanıyor. Hor görüyor, evin ona ait olmadığını söylüyor. Çocuğa küfürler öğretirken şiddet de aşılamaya çalışıyor. Evdekilere de kendisine davranıldığı gibi davranmaya başlıyor, acıma duygusu hiç yok. Catherine ile yüzleşme yaşıyor, zaman geçiyor Catherine’nin kızı oluyor sonra da ölüyor tabii. Kızına da kendisinin ismi olan Catherine ismi veriliyor. Ve bilin bakalım bu Heathcliff ne yapıyor?
Catherine’nin kocasının kız kardeşiyle evleniyor. Sırf kızın üstündeki çiftlikten pay kazanıp Linton’dan intikam almak için.
Ee tabi sevmiyor kızı, kıza yapmadığını bırakmıyor. Kız hamile bir şekilde kaçıyor. Kız doğurduğu erkek çocuğuna da abisinin ismini (Linton) veriyor. 12-13 yıl sonra ölünce çocuk ortada kalmasın diye dayısına veriliyor. Heathcliff duyunca çocuğunu almaya geliyor. Ama sevgiden falan sanmayın sakın, bu adamın sevgi duygusu yok çünkü. İnsan bilmediği şeyi bir başkasına öğretemez. Heathcliff oğlu ile Linton’un kızı Catherine’nin baş göz ederek evlendirme derdinde. Ben mutlu olmadım oğlum mutlu olsun, düşüncesiyle yapıyor sanıyorsanız yine yanılıyorsunuz. Adam Linton’dan alamadığı hisseleri bu şekilde kızının üstünden almaya çalışıyor, olay bu. Tek bir duygu var. İntikam. Aşkın bile gücünün yetemediği bir duygu.
Ee bizim çocuklar da birbirlerini seviyorlar işin aslı. Vakit geçiyorlar, kuzeniz diye diye baya bir eğleniyorlar. Hareton’u ise kuzeni olarak bile görmüyorlar. Heathcliff, tüm acısını Hareton’dan çıkarmış. Kendisi gibi olsun istemiş. Okuma yazması yok, bağnaz, sert bir yapıda yetiştirmiş. Üzülünmeyecek gibi değil cidden.
Daha sonrasında ise Heathcliff’in oğlu Linton aynı babası gibi olan huylarını daha fazla saklayamıyor ve hepsi bir bir ortaya çıkıyor. Bencilliği, şiddette yatkınlığı, huysuzluğu. Babasının farklı vücutta beden bulmuş hali sadece. Ona da kızamıyoruz çünkü o da sevgi görmemiş. Tıpkı Heathcliff gibi, Hareton gibi.
Sonrasında Linton da ölüyor tabii. Bizim bu Catherine ile Hareton arasındaki buzlar yavaş yavaş çözülmeye başlıyor. Catherine, Hareton’a okuma yazma öğretiyor. Annesi nasıl ilk başta Heathcliff’i sevmeyip daha sonrasında onu seviyorsa, bizim küçük Catherine de ilk başta Hareton’u sevmeyip sonrasında seviyor. Tıpkı Heathcliff’in yaşadığı değişimleri Hareton’un da yaşaması gibi… Bu sahneyi gören Heathcliff’in içinde bir şey uyanıyor. Pişmanlık desen değil, vicdan azabı değil desen değil. Ama okur anlıyor ki Heathcliff’in hissettiği anlamsız o duygunun onda bir adı olmasa bile gerçekte kesinlikle bir adı olurdu, geçmişe özlem…
Kitap aslında Heathcliff ile Catherine aşkının zehrini anlatarak başlarken yine onlar gibi olan Catherine ve Hareton’un sağlıklı ilişkisini anlatarak bitiyor. Buradan anlıyoruz ki zehirli bir duygu sadece iki kişiyi değil, herkesi zehirler. Zehiri içmek ya da dökmek bizim elimizde. Heathcliff zehri içerken, Hareton zehri dökmeyi tercih ediyor. Kader bazen de bizim elimizdedir.
Heathcliff ölünce herkes mutlu bir haber almış gibi sevinirken tek bir üzülen isim var. Hareton… İçli içli ağlayan ve kabullenmek istemeyen tek kişi o. Onca sevgisizliğe, onca uğradığı haksızlığa, şiddete rağmen Heathcliff’in ölümüne ağlıyor. Zannımca sevgiyi, sevgisizlik olarak öğrenmesi için onu suçlamıyordu. Çünkü kendisi de onu anlama fırsatı bulmuştu. İncelemenin başında söylemiştik. Sevgiyi bilmeyen birisi başkasına bunu öğretemez.
Hareton’un belki de gömdüğü sadece Heathcliff değildi. Belki de gömdüğü aynı acıda yoğrulmuş kendi ruhuydu. Toprağa giren ona her zaman sunulan sevgisizliğiydi. Sadece bu duygu sunulmuştu ona. Duygu bilgisi bu kadardı ve şimdi o duygu her ne kadar kötü olursa olsun yoktu. Gömülmüştü, toprağın altındaydı.
Bu yüzden en sevdiğim karakter Hareton’du. Çünkü Heathcliff gibi büyümesine rağmen içindeki sevgiyi keşfetti, yaşattı, geçte olsa bu duyguyu yansıttı. Yüreği, bir şeyler başarmak için olan çabası, kendisine sevgisizlik aşılayan birisine sevgiden dolayı dökülen gözyaşları… Hareton, romanda Uğultulu Tepeler’in sisinin kalbini, gerçek benliğini boğmasına izin vermeyen tek kişiydi.
————————————-
Kitapta isim sıklığı bir yana aynı isimler öncelikle çok fazla, bu yüzden aklınız karışabilir. Doğan çocuklara anne ve babalarından isim veriliyor. Sürekli Mr. Ve Mrs. kalıpları kullanılması da bu akıl karışıklığını artırıyor. Aşk romanı olarak bahsedilse de ben pek öyle olduğunu düşünmüyorum. Nefret, kin ve intikam duygularını yansıtan bir kitap. Aşk var ama öyle masum, romantik bir aşk beklemeyin. Bu aşk zehirleyici, insanı içten içe boğan, öldüren bir aşk. Yazarın dili sürükleyici, olaylar oldukça akıcı bir şekilde anlatılmış. Ben iki günde bitirdim. Hoşuma giden bir kitaptı.
Okuyacaklara şimdiden iyi okumalar dilerim.