·
Okunma
·
Beğeni
·
131277
Gösterim
Adı:
Uğultulu Tepeler
Baskı tarihi:
11 Aralık 2018
Sayfa sayısı:
408
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750738913
Orijinal adı:
Wuthering Heights
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
İngiltere’de XIX. yüzyılın ikinci yarısı, “Victoria Dönemi” olarak adlandırılan bu dönem, orta sınıfın yükselişini, gösterişli yaşamların moda oluşunu simgeler. Brontë kardeşler, kadının edebiyatla uğraşmasının hoş görülmediği bu yıllarda, önce bir erkek kimliğiyle şiirler, sonra kendi adlarıyla klasikler arasında yer alacak üç önemli romana imza atmıştır. Emily Brontë 1848’de öldüğünde dünya edebiyatının en güzel romanlarından birini, Uğultulu Tepeler’i bırakmıştır ardında. Bu Victoria Dönemi romanı, kimine göre dünyanın gelmiş geçmiş en büyük aşk romanı; kimine göre her okunuşunda değişik tatlar veren çağlar ötesi bir eser ya da insanın içine işleyen bir anlatımla dile getirilmiş uzun bir şiirdir.

Ölümünden bir yıl önce bitirdiği Uğultulu Tepeler’deki kişilerin yalnızca hayal ürünü kişiler olmadığı, Brontë’nin çevresindeki gerçek kişilerden derin izler taşıdığı da bir gerçektir. Sevgi, kin, nefret, öç alma tutkusu gibi güçlü duygularla örülü bu gençlik öyküsü, patladı patlayacak bir cinsellikle doludur. Daha otuz yaşındayken veremden ölen, son derece duyarlı, hiç evlenmemiş bu genç kadın yazar, tüm canlılığıyla bu romanda vardır. Okuyanın yaşına, deneyimlerine ve duyarlılığına göre değişkenlik gösteren, farklı zamanlarda okunduğunda değişik tatlar veren, tekrar tekrar okuma isteği uyandıran bir başyapıt.
392 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
Kitabı bitirir bitirmez bir şeyler yazma ihtiyacı hissettim. Yahu ben ne okudum böyle vay be! dedirten cinstendi. Unutulmaz kitaplar arasına girdi benim için. Tartışmasız okuduğum en iyi klasiklerdendi. Kitapta ana tema olarak mükemmel bir nefret, intikam olgusu işlenmiş. Ve bana göre bu bütün duyguların önüne geçmişti. Okurken atalarımızın "Acıma yetime, döner koyar g..." atasözü aklıma geldi sık sık.
---Spoiler---
Küçükken aileye evlatlık olarak alınan Heathcliff ile, ailenin küçük kızı Cathy arasındaki arkadaşlığın zamanla aşka dönüşmesini ve sonra Heathcliff'in hırsını, kötülüğünü, nefretini ve bolca hastalıklı düşüncelerini okuyorsunuz. Aslında kitapta ki bütün karakterler itici ve bir o kadar da bencildiler. Buna karşın hikaye de bir o kadar akıcı ve etkileyici idi.
İki Şehrin Hikayesi nasıl o zaman ki Fransa'yı mükemmel bir sekilde aktarıyorsa, Uğultulu Tepeler de bir o kadar güzel İngiltere'yi anlatıyordu.
Ah, Heathcliff kitabın sonuna kadar başına cok kötü olayların gelmesini, bir an için hırsının bitmesini ve yerini pişmanlıklarının almasını bekledim ancak ölürken bile mutlu oluşun beni hayalkırıklıgına ugrattı. Iki aileyi birden mahvettiğin halde ölürken biraz olsun acı çekmeni isterdim ancak sevgili yazarımız sana böyle bir son vermemiş ne yapalım :). Son olarak kitapta ki en sevdiğim karaktere değinmeden geçemeyeceğim. Edgar Linton, Bence kitaptaki en iyi kalpli, naif, çok iyi bir eş ve çok iyi bir babaydı. Catherine ile olan baba kız ilişkisini gıpta ederek okudum.
408 syf.
''Uğultulu tepeler'' bu isme hayran kaldım doğrusu. Elbette her isim kitabı yansıtan ibarelere sahiptir. Fakat bu isim kitaba adeta ruh olmuş.

Çok erken kaybedilen yazarlardan biri Emily Bronte. Açıkçası üzüldüm erken vefatına (R.I.P).

Aslında bu kitaba başlama hikayem biraz üşengeçlikten kaynaklanıyor. Bu kitabın kitaplığımda olduğundan bile haberim yokken sırf üst raflara uzanmaya üşendiğim için elim bu kitaba gitti. Ne kadar seçici bir okuma gönüllüsü olduğumu siz tahayyül edin:)

Hani vardır ya, bazen bir şeyler okumak istersiniz ama ne istediğinizi bilmezsiniz. Benimki de o anlardan biriydi. Açıp birkaç sayfa okur sonra bırakırım gibi düşünmüştüm. Fakat kitaba tam kıvamında eklenmiş gizem ve akıcı anlatımı ile kitap yakalayıverdi beni.

Spoiler veririm diye korkuyorum ama birkaç şey söyleyeyim konusuyla ilgili. Bu kitabın karakterleri öyle alışılmış iyi, sempatik aşıklar gibi değil. En azından ben öyle olduklarını düşünmüyorum. Sanki bir şeytanlık dolaşıp duruyor yüreklerinde insanların. Özellikle baş kahramanlarımızın.

Sanırım tadı dimağımda yer eden kitaplardan biri oldu. Okumak isteyenlere keyifli bir okuma yolculuğu diliyorum.
500 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Öncelikle, Emily Bronte'in ne yazık ki yazdığı tek kitap olan ve muhteşem ötesi diye tanımlanabilecek bu kitabı okurken çok üzüldüğümü bildirmek isterim. Hayır kitabın içinde yazılanlara üzülmedim. Ben, Yazarın bu ilk kitabını yazdıktan bir yıl sonra ölümü nedeniyle, Dünya Edebiyatının ve dolayısıyla da kitap severlerin neler kaybetmiş olduğunu düşünerek üzüldüm. İlk kitabı olarak böylesine muhteşem eser yazan genç bir yazar, eğer daha uzun süre yaşamış olsaydı kimbilir neler yapardı, bizlere okunacak kaç tane daha muhteşem eser bırakırdı diye düşünerek üzüldüm.

Bugüne kadar okuduğum, kısa veya uzun yazılmış, sayısız dünya klasikleri içinde, bu kitap kadar akıcı, bu kitap kadar sürükleyici ve aynı zamanda da kapsamlı olanına rastlamadım.

Kitapta yazar, bir anlık acıma duygusunun yol açtığı olayları anlatırken, başta hastalık derecesindeki aşırı sevgi olmak üzere, aşk, nefret, iyilik, kötülük, dostluk, düşmanlık, sadakat, korku, intikam, hata , pişmanlık, zayıflık, güçlülük, .. vs. gibi temaları muhteşem bir şekilde işliyor. Bütün bu duyguları içeren hikayeyi müthiş bir şekilde kurgulayıp elinizden bitirmeden bırakamayacağınız bir sürükleyicilikle bize yansıtıyor. Olayların anlatımında, özellikle bütün karakterleri tanıyan ve olayların tamamının içinde olan bir kişinin kullanılmasının da, bu sürükleyicilikte ve kitabın daha kolay okunmasında, büyük pay sahibi olduğunu düşünüyorum.

Kısaca, büyük bir yetenek sahibi usta bir yazarın kaleminden çıkmış bu muhteşem eserin, mutlaka ama mutlaka okunması gerektiğine inanıyorum. Böyle bir eseri hatırlatarak, okumama vesile olan 1K' da ki kitapsever dostlarıma da ayrıca binlerce teşekkür ediyorum.

Son cümle olarak, keşke yazar daha uzun yaşasaydı ve bize okuyacağımız daha çok eserler bırakabilseydi diye de çok üzüldüğümü tekrar bildirmek istiyorum.
504 syf.
Merhabalar :D

Bir aşk romanı diye elime aldığım bu kitapta ne hissettim peki?
nefret.

- spoiler -

Evet romana başlamadan önce sevgi veyahut üzuntüden başka pek bir şey hissetmeyeceğimi düşünürken bu dönemeç beni oldukça şaşırttı doğrusu. çünkü kitap boyunca hissettiğim üzüntüler bile nefretle karışıktı.
kitaptaki ana karakterler öylesine karanlık öylesine nefret ve intikam dolu ki, aşk bunların arasında gölgede kalıyor sanki. üstelik bu bildiğimiz insanın içini bir hoş eden aşklardan değil, bu hastalıklı bir aşk hatta kimi zaman sadece saplantı. aşkın arasına bencillik, intikam ve nefret girerse nasıl bir şey kalır ki ardında? işte uğultulu tepeler bunun cevabı bana kalırsa.
fakat bu yozlaşmış karakterlerin gerçekten özenle oluşturulduğunu hisseddebiliyorsunuz romanda ve yansıtılması oldukça da zor karakterler olduğunu düşünüyorum.
Sevdiği kadının hayaletinin kendisine musallat olabilmesi için mezarını tırnaklarıyla kazıyan bir adam olan heathcliff'in o bitmeyen nefreti ve öfkesi. hiçbir şekilde zalimliklerini haklı çıkaramaz yaşadıkları benim gözümde. öyle çalkantılı bir karakter ki bu adam, öldüğü zaman rahatladım. yine de kendisine bir türlü kızamıyorum. çünkü inanılmaz, gözü kara bir aşık. catherine dışında herkese kapatmış kendisini, öyle ki yadigarı olan kızını bile sevmiyor hatta en çok ondan nefret ediyor.
catherine ise şımarık, bencil bir kadın olarak en sinir olduğum karakterlerden biriydi. her türlü manyaklığına rağmen onu alttan alan ve seven kocasına yaptıkları çok kötüydü gerçekten, kitabın en kötü karakterleri bir bu kadın bir de heathcliff zaten. yine de Allah var,en zeki karakter de bu kadın.
Ah şu isabella ise en gerizekalı karakterdi gerçekten. başına gelen her haltı hak ettiğini düşünüyorum. köpeğini gözünün önünde asacak kadar manyak bir adamın peşinden gidecek kadar gerizekalı çünkü.
Hele şu,joseph gibi yobaz bir karakterin yüzyıllar geçse de hala daha mevcut kopyalarının olması peki.
Ama en sevindiğim kişi ise hareton'du. en çok aşağılanan kişi olduğu halde, en çok acıyı çektiği halde heathcliff , aptal oğlu linton ve babası olacak pislik gibi alçak ve vicdansız bir adam olmadığı için. hareton'un tek kusuru kaba bir adam olmasıydı. ama kaba olmaktan başka bir seçeneği yoktu. buna rağmen aralarındaki en vicdanlı adam da edgar'dan sonra oydu.
Cathy ise el bebek gül bebek yetişmiş, biraz şımarık biraz da hayalperest bir kızken, salak salak şeyleri dert edinip ağlayan bir çocukken en büyük acıları ve korkunç bir yalnızlığı deneyimleyerek sancılı bir büyüme süreci geçirmiş, hareton'dan sonra en sevdiğim karakterdi.
Daha önce şiddetin bu kadar yoğun olduğu bir kitap hiç okumamıştım. durmadan dayak yiyen birilerini okumak beni çok rahatsız etti. yine de her şeye rağmen muhteşem bir psikolojik roman özelliği gösteriyor bana kalırsa son olarak şunu eklemek istiyorum. Abi böyle bir şey olmaz ya şuana kadar okuduğum bütün kitaplar arasında heathcliff kadar kötü bir karakter daha gördüm mü bilmiyorum. kötü kelimesi anlatmaya yetmez gerçi, daha öte bir şeyler var. sanki -kitapta da denildiği üzere- insan değil farklı bir yaratık, bir canavar... fakat bu benzetme masallardaki dışlanan karakter olan ama aslında insanla ilişkilendirilebilir biri,güzel ve çirkindeki çirkin karakteri gibi, olduğunu düşünmeye itmesin sizi. aşık olduğu kişiye veya kendi çocuğuna bile bu kadar acımasızca davranan birine böyle bir benzetme yapmak hiç de doğru olmaz çünkü pıff yine kendimi tutamayıp sinirlendim yaw (:
Ha bu arada Emily bronte'nin gencecik yaşında böylesine derin karakterleri canlandırması üzerine,önünde önlüğümüzü ilikliyoruz.

Sevgiyle kalın ama ,mutlaka okuyun(:
500 syf.
·Beğendi·9/10
Bu kitabı okuyacak olanlara uyarımdır!

Ölümsüz bir aşkın, olağanüstü tatlılıktaki bir sevginin, sarsıntılı bir sadakatin, insanı ölüme terk eden bir ihanetin, uzun süre planlanacak olan bir intikamın gölgesini sayfayı her çevirişinizde ürpere ürpere hissedeceksiniz.
480 syf.
·8 günde·Beğendi·8/10
Thrushcross Çiftliğine kiracı olmaya hazır mısınız? Emily Brontë'nin yazdığı ilk ve son romanı. Henüz 30 yaşındayken tüberkiloz nedeniyle hayatını kaybetmiş İngiliz yazar. İlk romanı bu kadar etkileyiciyse daha sonra yazacaklarını düşünmek bile insanı heyecanlandırıyor açıkçası.

Her şey Bay Lockwood'un kırsalda inzivaya çekilmek için bir çiftlik kiralamasıyla başlıyor. Diyorsunuz ki işte bu adamın neden inzivaya çekildiğini, iç dünyasını falan okuyacağız belki oralarda bir köylü kızına aşık olur falan bildiğimiz hikayeler. Daha kitabın başından bizi şaşırtmaya başlıyor yazarımız. Bay Lockwood kiraladığı çifliğin sahibi hakkında kahya kadına sorular sorunca olayımızda başlamış oluyor. Çocukluk yıllarından başlayan bir aşk, dostluk aynı zamanda hor görme ve küçük düşürme, hayalkırıklığı, mutsuzluklar, tatminsizlik... Karakterler olabildiğince renkli gördüğünüz gibi. Sürekli bir huzursuzluk hali. Diyorsunuz ki aslında ufacık bir davranış farklı olsaydı neler olabilirdi? Uğultulu Tepeler aslında bir ömür boyu süren kocaman bir kelebek etkisi. Küçük bir söz, bir tersbakış nelere kadir.Tersi şekilde dargın birine uzatılan bir kitap ne de güzel sonuçlar doğurur.

Uğultulu tepeler 1800'lü yılların başlarında İngiltere kırsalında geçen insanların; bencil, sevecen, kindar, fedakar, kıskanç, plancı, duygusal, öfkeli ve kederli hikayelerini bize soluksuz anlatıyor. Okumaya başlayacaksanız Thrushcross Çiftliğine hoşgeldiniz! Ev sahibinizle iyi geçinmeye bakın ve hastalanırsanız eğer Nelly'den örgülerini alıp gelmesini ve en iyi bildiği hikayeyi anlatmasını isteyin.
Keyifli okumalar...
500 syf.
·Puan vermedi
Dünya edebiyatı eserleri içinde en sevdiğim ve bendeki yeri en ayrı olan kitaptır. 6 yıl önce okumuştum. Depremden önce. Ve bende bıraktığı izlenimi size aktarmam gerçekten zor. Sadece bi aşk kitabı denemez asla. O nefret ve aşk ile dizayn edilmiş bir şaheser benim gözümde. Mükemmel bir dünyaya adım atıyorsunuz kitaba başladığınızda her kitap bir dünyaysa bu kitap bin dünya. Sözün özü, şiddetle tavsiye ederiim. Okuyun, okutturun.
408 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Emily Bronte “Uğultulu Tepeler”. İpucu vermeden, açık etmeden nasıl fikrimi beyan ederim diye düşündüm, düşündüm düşünmesine de, fikrimi sakınarak bahsetmek istediğim bir kitap değil bu, bilakis kalemimi özgürce oynatmak istiyorum. Yani tercihe göre yazdıklarımı buradan sonra, okur ya da okumazsınız.. Bronte’nin 1840’lı yıllarda yazdığı Victoria dönemi eserinin, arka kapakta “orta sınıfın yükselişini de simgeleyen ve gelmiş geçmiş en büyük aşk romanı” olduğuna değinilir. Bu kısmı, aşktan ne anladığınıza göre, değişir. Tabi yükselişten de..
İki komşu çiftlik, her iki çiftlikte bir kız bir erkek/ bir kız bir erkek ikişer kardeş, onlara ek evlatlık alınan Heathcliff karakteri, kitabın ilk yarısının ana kadrosunu oluşturuyor. Aynı evde büyüyen evlatlık ve Catherine, birbirine düşkün iki çocuktan gençliğe geçtiklerinde, kadın başkarakter, tercihini sevdiği adamdan değil, yan çiftliğin oğlundan yana kullanır, bunda da herhangi bir baskı yoktur. Kendine çok daha yakışan bir eşleşme olduğu kanısındadır, hem kültürel hem maddi. İkilinin asabi, kötücül karakterleri kitaba satır satır kasvet olarak akar. Heathcliff intikam duygusuyla “sevdiği kadından değil, kocasından” onun görümcesi isabella’i kandırıp evlenir. Maksat sadece işkence etmektir, ki bunu gerçekleştirirde. Onun eşine davranış şekli, ondan bahsederken kullandığı kelimeler vs okurken çok sabrımı zorladı. İki çiftlik arasındaki coğrafyada geçen eser, zaten yer olarak tamamiyle izoledir, emektar hizmetçinin başka bir hizmetçiyle karşılaşmasını aktardığı kısa kasaba sahneleri dışında, karakterleri hiçbir zaman kalabalıklar içinde görmeyiz. Bu bağlamda orta sınıfın yükselişini temsil etmesini de anlamlandırmakta güçlük çektim, zira balolar, partiler, sosyalleşme amaçlı konuk ağırlamalar, keza giyim kuşam vs diye giden bir sınıf atlama listesi, veri olarak yok elimizde, konu edilen paranın el değiştirmesiyle sınırlıysa onu bilemeyeceğim. Hemen hemen tüm hikaye, hizmetli Nelly ağzından aktarılır, ikili üçlü diyalogların akışa katkısı yok denecek kadar azdır. Bu özellik de okur ve eser arasında soğuk bir alan yaratır. Karakterler birebir iletişim halinden uzak olunca, az ya da hiç olmayan içses yoksunluğu, kasvet duygusunu perçinler. İklim koşulları dahi buna uygundur. İsmiyle müsemma “Uğultulu Tepeler”.
Şiirsel aşk, büyük aşk, gelmiş geçmiş en büyük aşk, öyle mi gerçekten?. Tema okuyucuya, aşk diye kodlansa da, bana göre ölüm. Neredeyse tüm karakterler kelebek gibi, herhangi bir sebep dahi gösterilmeksizin ölüyorlar. Yo hayır bi salgın hastalık da söz konusu değil, muhtemelen buna sebep keder. Şayet kederden ölünüyorsa, bu kitapta bolca var. İkinci yarıda ise karşımızda kuzenler var, ilk yarıda karakter kadrosunu oluşturan liste, erken ölümlerin haricinde devam eder. Doğan çocuklar büyür ve ilk kalıp yinelenir. Yine iki çiftlik yine yine yine, bu tekrarlanan kalıptan, hatta yine şımarık, huysuz, asabi vs diye giden karakter özelliklerinden de hoşlandığım söylenemez. Çağdaş bir eser olsa, kuzenler arası bu denli aşklaşmaya dokunmasını, eyvahlar olsun, ensest ilişkiden aşk mı olur derdik, lakin dönemin koşullarıyla değerlendirip diyemiyoruz. Bir de Heathcliff’in sevgilisinin mezarını açması vs var ki; ona da nekrofil demek mümkün olmuyor. Sonuç itibariyle sempati duyup, sevebileceğiniz, evet aşk dediğin böyle olmalı diyebileceğiniz bir eser olur mu? Benim için olmadı. Çok daha esaslı bir sorum var, hem kendime, hem size. Şayet yazar, kadınların koşullar gereği hiç eser veremediği o dönemde yazmış olmasaydı, hayatı da neredeyse kitap gibi izole ve bilinmezler içinde karanlıkta kalmasaydı, eserin basılmasının hemen ardından ölmeseydi (evet ardışık sorular).. Bu kitap bir klasik olur muydu? Bu niteleyene göre değişen hikaye “gelmiş geçmiş en büyük aşk” olur muydu?
Saygılarımla..
500 syf.
·Beğendi
Klasik avrupa hayatı ve ırkçılık ve bu zorlu hayatın içinde yaşanan beklenmedik bir aşk hikayesi .Aynı zamanda kitabın filmide var izlemenizi tavsiye ederim ama kitabı kadar sizi etkilemeyecegine eminim.
408 syf.
Kitabı ilk elinize aldığınızda bir aşk hikayesi beklesenizde bu biraz askıda kalıyor. Her şey iki çocuk sahibi babanın iş gezisinden gelirken bir erkek çocuğunu evlatlık olarak getirmesiyle başlıyor. Bu evlatlık çocuğa Heatcliff adı veriliyor. Heatcliff geldiği yerden dolayı mı,yoksa yaşadıklarından dolayı mıdır bilinmez çok sert ve hırçın bir çocuktur ama evin güzel kızı olan Catherine ile arkadaşlık etmeye başlar. Evin oğlu olan Hindley ise Heatcliff'e karşı inanılmaz bir nefret beslemektedir.
Heatcliff ve Catherine nin arkadaşlığı zamanla aşka dönüşmeye başlar ama Catherine kendini Heatcliff' e layık görmez bu aşktan vazgeçerek zengin komşuları Edgar Linton ile evlenir. Evden ayrılan Heatcliff zengin bir adam olarak geri gelir.
Artık aşkın yerini intikam ve hırs almıştır. Heatcliff bu intikam için bir çok masum insana asla acımaz. Nefret ve aşk artık onun için bir bütündür ve intikam herşeye rağmen alınmalıdır.
Ama saat ona kadar uyumanız hiç doğru değil. Sabahın en güzel saatlerini kaçırmış oluyorsunuz. Bir insan, günlük işlerinin yarısını saat ona kadar bitirememişse, öbür yarısını ertesi güne bırakmak zorunda kalabilir.
"İnsanı insan yapan, yüzüne güzellik katan ve onu sevdiren tek şey kalbinin temizliğidir. Yoksa hepimiz aynıyız, etten ve kemikten oluşmuş bedenleriz. Bizi birbirimizden ayıran tek şey kalplerimizin özelliğidir. Eğer temiz ve güzel bir kalbiniz varsa, bu dışınıza yansır. Fakat kararmış, herkesin kötülüğünü isteyen, kıskanç biriyseniz, kalbinizin kötülüğü yine yüzünüze yansır. Ve dünyalar güzeli olsanız bile, kalbinizin karanlığı güzelliğinize gölge düşürecektir."
“Hiç kitabınız yok mu?” dedim. “Burada kitap olmadan nasıl yaşıyorsunuz, diye sorabilir miyim? Doğruyu söylemek gerekirse, kitaplarımı elimden alsalar çıldırırım.”
Ona olan aşkımı 'asla sözcüklere dökememiştim,' ama eğer bakışlarında bir dili varsa, dünyanın en aptal insanı bile onun için deli divane olduğumu anlayabilirdi.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Uğultulu Tepeler
Baskı tarihi:
11 Aralık 2018
Sayfa sayısı:
408
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750738913
Orijinal adı:
Wuthering Heights
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
İngiltere’de XIX. yüzyılın ikinci yarısı, “Victoria Dönemi” olarak adlandırılan bu dönem, orta sınıfın yükselişini, gösterişli yaşamların moda oluşunu simgeler. Brontë kardeşler, kadının edebiyatla uğraşmasının hoş görülmediği bu yıllarda, önce bir erkek kimliğiyle şiirler, sonra kendi adlarıyla klasikler arasında yer alacak üç önemli romana imza atmıştır. Emily Brontë 1848’de öldüğünde dünya edebiyatının en güzel romanlarından birini, Uğultulu Tepeler’i bırakmıştır ardında. Bu Victoria Dönemi romanı, kimine göre dünyanın gelmiş geçmiş en büyük aşk romanı; kimine göre her okunuşunda değişik tatlar veren çağlar ötesi bir eser ya da insanın içine işleyen bir anlatımla dile getirilmiş uzun bir şiirdir.

Ölümünden bir yıl önce bitirdiği Uğultulu Tepeler’deki kişilerin yalnızca hayal ürünü kişiler olmadığı, Brontë’nin çevresindeki gerçek kişilerden derin izler taşıdığı da bir gerçektir. Sevgi, kin, nefret, öç alma tutkusu gibi güçlü duygularla örülü bu gençlik öyküsü, patladı patlayacak bir cinsellikle doludur. Daha otuz yaşındayken veremden ölen, son derece duyarlı, hiç evlenmemiş bu genç kadın yazar, tüm canlılığıyla bu romanda vardır. Okuyanın yaşına, deneyimlerine ve duyarlılığına göre değişkenlik gösteren, farklı zamanlarda okunduğunda değişik tatlar veren, tekrar tekrar okuma isteği uyandıran bir başyapıt.

Kitabı okuyanlar 9.027 okur

  • Saliha
  • Sevda Şahpaz
  • SILAGÜL
  • Ömercan Balkan
  • Ece
  • Rana Tarakçı
  • Esra dinç
  • Nesrin Gök
  • Şevval Semiz
  • Ecenur Çevik

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%11.4
14-17 Yaş
%8.7
18-24 Yaş
%23.6
25-34 Yaş
%34.1
35-44 Yaş
%17
45-54 Yaş
%3.5
55-64 Yaş
%0.4
65+ Yaş
%0.9

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%85.9
Erkek
%14.1

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%6.7 (189)
9
%6.6 (185)
8
%6.1 (171)
7
%3 (84)
6
%0.9 (25)
5
%0.4 (11)
4
%0.2 (6)
3
%0.1 (3)
2
%0
1
%0 (1)

Kitabın sıralamaları