Uğultulu TepelerEmily Bronte

·
Okunma
·
Beğeni
·
15.760
Gösterim
Adı:
Uğultulu Tepeler
Baskı tarihi:
Ocak 2013
Sayfa sayısı:
416
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750714153
Orijinal adı:
Wuthering Heights
Çeviri:
Naciye Akseki Öncül
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Uğultulu Tepeler
Uğultulu Tepeler
Uğultulu Tepeler
Uğultulu Tepeler-Kısaltılmış Metin
Wuthering Heights
Uğultulu Tepeler
İngiltere’de XIX. yüzyılın ikinci yarısı, “Victoria Dönemi” olarak adlandırılan bu dönem, orta sınıfın yükselişini, gösterişli yaşamların moda oluşunu simgeler. Brontë kardeşler, kadının edebiyatla uğraşmasının hoş görülmediği bu yıllarda, önce bir erkek kimliğiyle şiirler, sonra kendi adlarıyla klasikler arasında yer alacak üç önemli romana imza atmıştır. Emily Brontë 1848’de öldüğünde dünya edebiyatının en güzel romanlarından birini, Uğultulu Tepeler’i bırakmıştır ardında. Bu Victoria Dönemi romanı, kimine göre dünyanın gelmiş geçmiş en büyük aşk romanı; kimine göre her okunuşunda değişik tatlar veren çağlar ötesi bir eser ya da insanın içine işleyen bir anlatımla dile getirilmiş uzun bir şiirdir.

Ölümünden bir yıl önce bitirdiği Uğultulu Tepeler’deki kişilerin yalnızca hayal ürünü kişiler olmadığı, Brontë’nin çevresindeki gerçek kişilerden derin izler taşıdığı da bir gerçektir. Sevgi, kin, nefret, öç alma tutkusu gibi güçlü duygularla örülü bu gençlik öyküsü, patladı patlayacak bir cinsellikle doludur. Daha otuz yaşındayken veremden ölen, son derece duyarlı, hiç evlenmemiş bu genç kadın yazar, tüm canlılığıyla bu romanda vardır. Okuyanın yaşına, deneyimlerine ve duyarlılığına göre değişkenlik gösteren, farklı zamanlarda okunduğunda değişik tatlar veren, tekrar tekrar okuma isteği uyandıran bir başyapıt.
Uğultulu tepeler.
Her isim elbet kitabı yansıtır. Fakat bu isim kitaba adeta ruh olmuş. Öyle yakışıyor ki ismi, on üzerinden kitaba puan vermek gerekirse, sadece ismi için beş puan verirdim.

Emily Brontë (yazar) yalnızca 30 sene yaşamış, kardeşleri ile beraber daha üç yaşında annesiz kalmış bir kadın. Çok üzüldüm böylesi bir yeteneğin bu kadar erken vefatına, üstelik veremden(!).

Kitabın başlarında birçok yere dip notlar eklenmiş. Böylece kitabın Emily Bronte’nin yaşamından enstantaneler taşıdığını da net bir şekilde görmüş oluyorsunuz. Hoşuma gitti bu düşünce. Yani biraz da olsa yazarın yaşamına dokunmuş gibi hissettim.

Neredeyse tüm kitaplar gibi tanıtım kısmı sayabileceğimiz başlangıç sayfalarını biraz sıkıcı bulduğumu söyleyebilirim. Fakat 500’den fazla sayfası olan bu kitap için oldukça çabuk geçiyor o sıkıcılık. Zira otuzlara vardığınızda artık gizem dolu bir hikâyenin avuçlarındasınız demektir. O zamana kadar (belki bazı okuyucular için öyle olmayabilir) zoraki katlanıyorum diye düşündüğünüz kitap artık peşinizi bırakmayacak, her fırsatta koşup kollarınıza atılacaktır. Ya da daha mantıklısı, siz koşup hikâyenin devamı için kitaba sarılacaksınız (sanırım bu, daha iyi oldu).

İçeriğinden de bahsetmek istiyorum. Ama hikâyenin büyüsünü bozmamak, fazla bilgi vermemek için mümkün olduğunca yine kısa tutacağım bu kısmı.

Kitapta bir aşk öyküsü var. Fakat bu, bildiğinizden farklı (en azından benim bildiklerimden). Sayısını bilmediğim kadar çok yerde aşkın insanı ne kadar değiştirebileceğini, vahşi bir aslanı kediye çevirebileceğini görmüşümdür. Burada pek öyle olmuyor açıkçası. Aşk, aslında birbirlerinin kötü insanlar olduğunu bilmelerine rağmen ötekini, ruhunun diğer yarısı görmesiyle ilginç bir boyut kazanıyor. Bu kadar yeter.

Yazarın üslubunu da beğendim. Naif bir tarz, yerinde tanımlar, yerinde anlatım. Karakterlerin yansıtılma şekli de çok güzel. Aşırı değil. Bilinmesi gerektiği kadar, bilinmesi gereken şeyler. Öyle, çok uzun cümlelerle yormamış. Çevirisini yapanı görsem bizzat teşekkür ederim, çok başarılı.

Son olarak şunları da eklemek istiyorum. Kitapta yer yer büyük acılar bulunuyor. Fakat yazar ağlatmayı değil de, anlatmayı tercih etmiş sanırım. Ruhunuz çok acıyor bazen ama gözleriniz ıslanmıyor.

Çok beğendim. Hatta zaman zaman okurken ‘şahane bir kitap’ mutlaka bununla ilgili bir şeyler yazmalıyım dediğimi de eklemek isterim. Keyifli okumalar diliyorum.
Kitabı bitirir bitirmez bir şeyler yazma ihtiyacı hissettim. Yahu ben ne okudum böyle vay be! dedirten cinstendi. Unutulmaz kitaplar arasına girdi benim için. Tartışmasız okuduğum en iyi klasiklerdendi. Kitapta ana tema olarak mükemmel bir nefret, intikam olgusu işlenmiş. Ve bana göre bu bütün duyguların önüne geçmişti. Okurken atalarımızın "Acıma yetime, döner koyar g..." atasözü aklıma geldi sık sık.
Küçükken aileye evlatlık olarak alınan Heathcliff ile, ailenin küçük kızı Cathy arasındaki arkadaşlığın zamanla aşka dönüşmesini ve sonra Heathcliff'in hırsını, kötülüğünü, nefretini ve bolca hastalıklı düşüncelerini okuyorsunuz. Aslında kitapta ki bütün karakterler itici ve bir o kadar da bencildiler. Buna karşın hikaye de bir o kadar akıcı ve etkileyici idi.
İki Şehrin Hikayesi nasıl o zaman ki Fransa'yı mükemmel bir sekilde aktarıyorsa, Uğultulu Tepeler de bir o kadar güzel İngiltere'yi anlatıyordu.
Ah, Heathcliff kitabın sonuna kadar başına cok kötü olayların gelmesini, bir an için hırsının bitmesini ve yerini pişmanlıklarının almasını bekledim ancak ölürken bile mutlu oluşun beni hayalkırıklıgına ugrattı. Iki aileyi birden mahvettiğin halde ölürken biraz olsun acı çekmeni isterdim ancak sevgili yazarımız sana böyle bir son vermemiş ne yapalım :). Son olarak kitapta ki en sevdiğim karaktere değinmeden geçemeyeceğim. Edgar Linton, Bence kitaptaki en iyi kalpli, naif, çok iyi bir eş ve çok iyi bir babaydı. Catherine ile olan baba kız ilişkisini gıpta ederek okudum.
Öncelikle, Emily Bronte'in ne yazık ki yazdığı tek kitap olan ve muhteşem ötesi diye tanımlanabilecek bu kitabı okurken çok üzüldüğümü bildirmek isterim. Hayır kitabın içinde yazılanlara üzülmedim. Ben, Yazarın bu ilk kitabını yazdıktan bir yıl sonra ölümü nedeniyle, Dünya Edebiyatının ve dolayısıyla da kitap severlerin neler kaybetmiş olduğunu düşünerek üzüldüm. İlk kitabı olarak böylesine muhteşem eser yazan genç bir yazar, eğer daha uzun süre yaşamış olsaydı kimbilir neler yapardı, bizlere okunacak kaç tane daha muhteşem eser bırakırdı diye düşünerek üzüldüm.

Bugüne kadar okuduğum, kısa veya uzun yazılmış, sayısız dünya klasikleri içinde, bu kitap kadar akıcı, bu kitap kadar sürükleyici ve aynı zamanda da kapsamlı olanına rastlamadım.

Kitapta yazar, bir anlık acıma duygusunun yol açtığı olayları anlatırken, başta hastalık derecesindeki aşırı sevgi olmak üzere, aşk, nefret, iyilik, kötülük, dostluk, düşmanlık, sadakat, korku, intikam, hata , pişmanlık, zayıflık, güçlülük, .. vs. gibi temaları muhteşem bir şekilde işliyor. Bütün bu duyguları içeren hikayeyi müthiş bir şekilde kurgulayıp elinizden bitirmeden bırakamayacağınız bir sürükleyicilikle bize yansıtıyor. Olayların anlatımında, özellikle bütün karakterleri tanıyan ve olayların tamamının içinde olan bir kişinin kullanılmasının da, bu sürükleyicilikte ve kitabın daha kolay okunmasında, büyük pay sahibi olduğunu düşünüyorum.

Kısaca, büyük bir yetenek sahibi usta bir yazarın kaleminden çıkmış bu muhteşem eserin, mutlaka ama mutlaka okunması gerektiğine inanıyorum. Böyle bir eseri hatırlatarak, okumama vesile olan 1K' da ki kitapsever dostlarıma da ayrıca binlerce teşekkür ediyorum.

Son cümle olarak, keşke yazar daha uzun yaşasaydı ve bize okuyacağımız daha çok eserler bırakabilseydi diye de çok üzüldüğümü tekrar bildirmek istiyorum.
Bu kitabı okuyacak olanlara uyarımdır!

Ölümsüz bir aşkın, olağanüstü tatlılıktaki bir sevginin, sarsıntılı bir sadakatin, insanı ölüme terk eden bir ihanetin, uzun süre planlanacak olan bir intikamın gölgesini sayfayı her çevirişinizde ürpere ürpere hissedeceksiniz.
Dünya edebiyatı eserleri içinde en sevdiğim ve bendeki yeri en ayrı olan kitaptır. 6 yıl önce okumuştum. Depremden önce. Ve bende bıraktığı izlenimi size aktarmam gerçekten zor. Sadece bi aşk kitabı denemez asla. O nefret ve aşk ile dizayn edilmiş bir şaheser benim gözümde. Mükemmel bir dünyaya adım atıyorsunuz kitaba başladığınızda her kitap bir dünyaysa bu kitap bin dünya. Sözün özü, şiddetle tavsiye ederiim. Okuyun, okutturun.
Bu esere kısa kısa cümlelerden olușan bir inceleme yapmak esere haksızlık olur. O yüzden uzuncaa bir yazı ile karșı karșıyasınız. Öncelikle romanda o kadar miskin, o kadar cehalet içinde yașayan karakter var ki okurken ayrım yapabiliyorsunuz. Hikayenin bașlangıcı aslında çok karmașık, biraz olsun karıșıklık içinde okuyacağınıza eminim. Ama zamanla hikayenin içinde hikayenin, hikayelerin olduğunu anlamakta zorluk çekmezsiniz. Nelly'nin yașananları anlatıșına hayran kaldım, anlatılanlar da o kadar sürükleyici ki kitapta ne anlatan kalıyor, ne de dinleyici... Kabahati olmayan karakterlerin büyük bir sukünet içinde yașamasını istedim sürekli, ama roman öylesine nefret dolu, öylesine öfke parçacıkları dolu ki okuyucuda da derinlemesine nefret ve öfke hazları uyandırıyor. Herkesin anlatımı çocukluklarından bașlıyor ve bizler de bu sayede, zalime dönen yaratıkları, ya da periyi andıran çiçekleri, papatyaları detaylı bir șekilde analiz edebiliyoruz. Nelly'nin sürekli ihtarlı bir yașamının olması ise benim ilgimi çeken ayrı bir detay. Heathcliff'ten her zaman iğrendim ve masum bir çocukken geldiği duruma da acımadan edemedim, çok güzel detay edilen bir karakter, gerçekten. Catherinelerin biri fena biri ise anasından farksız ama daha sevecen, daha sıcakkanlı ve anlayıșlı birisi. Babasına olan bağlılığı beni çok duygulandırdı. Șiveli Joseph de ne muzir bir karakter öyle! En baba karakter ve en güzel huylusu ise kesinlikle Bay Edgar Linton... Emily Bronte'nin hayatından izler tașıdığı cok belli bir eseri okudum... Bazen nefret, bazen azıcık da olsa, bir tutam saflık içinde sevgi... Yazarın bir diğer kardeșinin "Agnes Grey" isimli romanını da okuyacağım. Elestirimi okuduğunuz için teșekkürler. Sürprizbozan bir detay yok incelememde rahat olunuz...
Bir solukta okuyabildiğim nadir klasiklerden sanırım. Dili mükemmel, kurgusu mükemmel. Karakterlere gelirsek onlar mükemmelin tam zıttı durumdalar. Zaafları olan hatta biraz da hastalıklı. Kitabı muhteşem yapan da bu sanırım. Ne kadar hastalıklı olursa olsun, hatta ne kadar hastalıklı olursa o kadar çok büyüyor sanırım 'aşk' denen duygu. Zayıf, şımarık, hırslı, hatta düpedüz kötü insanlar, belki de tarihe geçecek masalsı aşkların daha çok hakkını veriyorlar.
Kitabı tek cümleyle anlatmak gerekirse destansı bir aşk hikayesi denilebilir.Gayet sade akıcı bir dille yazılmış kitapta tabi derin bir dünya görüşü,felsefe aramak yanlış olur.Kitabın konusu sadece aşktır hem de öyle masumane karşılıklı sevgi ve saygı üzerine kurulu bir aşk değil,sade ihtiras ve tutku üzerine kurulu adeta birbirinin canını acıtmayı huy edinmiş ve bundan zevk alan insanların öyküsü.Hatta sevdiği insan üzülsün,canı acısın diye kendine zarar veren aşıkların öyküsü,kitapta en çok bu etkilemişti beni.Uzun olmasına rağmen defalarca kendini okutma isteği uyandıran kitaplardan.Çocukluktan başlayan aşka,onların ilişkilerine ve kitabın atmosferine defalarca tanık olmak istiyorsunuz.
Bir kere kitapta mükemmel, romantik bir aşk bulacağınızı sanıyorsanız çok yanılırsınız. Çünkü bulacağınız tek şey huzur bozan insanlar ve gerisinde getirdiği şeyler olacaktır. Aşk, nefret, intikam... Ki intikam ve nefret zaten kitabın ana konusu. Aşksa bunlara yolan açan aracı oluyor.

Heathcliff yaratılıştan mı yoksa yaşadığı olaylardan ötürü mü kötü bilemiyorum ama gerçekten de gözünü intikam hırsı bürümüş bir adam. Yazarın böyle acımasız nefret dolu bir karaktere bile öldükten sonra huzur buldurtması çok tuhaf bir durum.

Ama belki de kitabı ve bu kötü aşık karakteri ancak şu beyit bu kadar güzel özetleyebilir;

Ne kendi etti rahat, ne âlem buldu huzur,
Yıkılıp gitti cihandan, dayansın ehli kubur (mezardaki ölüler).
19.yüzyıl İngiliz edebiyatının önemli kadın yazarların biri olan bir Emily Bronte'nin tek romanı Uğultulu Tepeler, kırık olduğu kadar marazi de olan bir aşk hikâyesi etrafında gezinerek kadın ve erkek, insan ve doğa, aşk ve ölüm, sadakat ve ihanet, hakikat ve yalan gibi ikilikleri kendine özgü bir dille işliyor.

Uğultulu Tepeler günümüzde gotik romanın en önemli örneklerinden biri sayılmaktadır. Gotik roman karmaşık ve hastalıklı aşklar, girilmesine izin verilmeyen adaların olduğu büyük karanlık evler, hayaletler, kâbuslar ve kadınların sert mizaçlı ve kötü niyetli erkeklerin ağına düşen av olarak görüldüğü temaları işler.

Uğultulu Tepeler bu temalarını hepsine sahiptir. Ölüm, kahramanların yanı başındadır. Aşklar hastalıklı, tutkular mantıkdışıdır. Bronte'nin bu romanda dağa huzur veren bir yeşillik değil, adeta yabani olduğu kadar hırçın yapısıyla da ölüme neden olan, tedirgin edicidir.

Roman içindeki tekrarlardan hep aynı kalıplarını yinelendiğini görürüz, karakterlerin bazen kaderleri onları bir bütün olarak görmemize neden olmaktadır.

Annesiz büyüyen çocuklar, varlıklı bir ortama doğmuş ama her şeyini kaybetmiş gençler, sevgisiz evlilikler, aile içinde dışlanmalar sürekli tekrarlanır karakterlerin hayatlarında.

Mina Urgan İngiliz Edebiyatı Tarihi kitabında şöyle anlatır. Emily Bronte ilk ve tek romanını:

" Wuthening Heights ne nesnel gözlemlerden ne de öznel deneyimlerden kaynakların sadece ve sadece düş gücünün yarattığı bir mucizedir ve ihsan şaşar ıssız Howarth köyünden ancak birkaç ay uzaklaşan, ailesi dışından neredeyse hiç kimseyi tanımayan bu evde kalmış kızın, salt düşgücüyle böyle bir mucize yaratmış olmasına."

Dünya da her şey olanca karmaşıklığına rağmen son derece yalındır. İstekler çözülür, arzular, geri çekilir, geriye uğultusuyla yabani bir doğa, sızılı bir yalnızlık ve aşktan taviz veren bir ruh hali kalır:

Hem bu ne biçim aşk böyle, sonsuz aşkın bir kar fırtınasına bile dayanamadı! Yaz günleri, ay gökyüzünde parladığı sürece, bizde yataklarımız da rahatça uyuduki ama kışın ilk fırtınasıyla hemen başını sokacak bir yer arıyorsun.

Emily Bronte , kar fırtınasına dayanamayan güneşli aşklardan soğukları, rüzgarları göze alan bir aşk anlayışından yana atıyor zarını, acıyı ve yalnızlığı göze almak pahasına...

Sunuş bölümünden az olsa yararlandım. Kitap kalın olmasına rağmen akıcı ve güzeldi hiç bitmesini istemedim. Okumayan okuyuculara tavsiye ediyorum.
Bronté kardeşlerin belki de en huysuzu, Emily. Sert, hırçın ve tam anlamıyla huysuz karakteri güneş misali kitabına, karaterlerine, her bir kelimenin arasına sıkışmış durumda. Ve işte bu, kitabı tamamıyla ona özgü yapan şey!
Böylesine huysuz bir kitap ancak böylesine huysuz bir insanın elinden çıkabilirdi ve böyle sevilebilirdi.
Elbette ki İngiliz edebiyatının incilerinden olduğu su götürmez ancak alttan alta rahatsız eden huysuzlukta yok sayılamaz zannımca efenim.
Bugün çok güzel bir kitap bitirdim, belki kitabın sayfaları bitti ama karakterleri hala capcanlı benim için ve eminim ki Heathclif, Catherine, Cathy ve diğerleri unutmayacağım karakterler arasında yer alacak. Bronte kardeşlerin methini çok duymuştum ama tanışma fırsatını yeni buldum. Charlotte Bronte ile henüz tanışmamış olsam da Emily Bronte beni büyüledi. Onu en çok büyüleyici kılanda o kısıtlı yaşam şartları altında bu kadar iyi bir eser ortaya koyabilmiş olması. Yetenek zaman ve mekan tanımasa gerek ortaya böyle güzel bir eser çıkmış.

Kitap iki nesile yayılmış bir aşk hikayesini konu alıyor, konu başta zayıf gibi görünse de Bronte bunu öyle güzel işlemiş ki karakterleri okurken, onları yaşadım. Hatta sık sık karakterlere tepki verdim. Sık sık kitap okuyanlar bilirler, insan bir zaman sonra okuduklarına tepki vermez oluyor, bir süre sonra sizi etkileyen bir kitap bulmak çok zorlaşıyor ama Emily Bronte beni etkiledi. Okurken zihnim hiç durmadı, hem ona, hem karakterlerine hayran kaldım hemde karakterlerin hayatın içinden oluşu beni sürekli gerçek hayatla ilgili düşünmeye itti. Yazarın kurgusunu da çok beğendim, olayları sunuş biçimi de kitaba oldukça güzel bir hava katmıştı.

Ne kitabı ne yazarı fazla övüp yanlış bir beklentiye sebep olmak istemiyorum ama bir gün yolunuz Uğultulu Tepeler'e düşerse Emily Bronte'a kulak verin derim.

Son olarak ben Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan baskısını okudum, çevirisiyle, başındaki ve sonundaki metinlerle de oldukça iyi bir baskıydı. (Sondaki metin Virginia Woolf'un Bronte kardeşler hakkındaki yazısı idi.)
Gururlu kimseler kendileri için büyük üzüntüler yaratırlar.
Emily Bronte
Sayfa 93 - Bordo Siyah (Dünya klasikleri)
Edgar'ı seviyorsun, çünkü; genç, yakışıklı, neşeli, zengin, üstelik o da seni seviyor. Bu sonuncu şıkkın hiç önemi yok, çünkü o sevmese de sen onu sevebilirdin. Buna karşılık bu dört niteliğe sahip olmasaydı, o istediği kadar seni sevsin, sen onu sevmezdin.
Emily Bronte
Sayfa 127 - Bordo Siyah (Dünya klasikleri)
"İnsanı insan yapan, yüzüne güzellik katan ve onu sevdiren tek şey kalbinin temizliğidir. Yoksa hepimiz aynıyız, etten ve kemikten oluşmuş bedenleriz. Bizi birbirimizden ayıran tek şey kalplerimizin özelliğidir. Eğer temiz ve güzel bir kalbiniz varsa, bu dışınıza yansır. Fakat kararmış, herkesin kötülüğünü isteyen, kıskanç biriyseniz, kalbinizin kötülüğü yine yüzünüze yansır. Ve dünyalar güzeli olsanız bile, kalbinizin karanlığı güzelliğinize gölge düşürecektir."
“Hiç kitabınız yok mu?” dedim. “Burada kitap olmadan nasıl yaşıyorsunuz, diye sorabilir miyim? Doğruyu söylemek gerekirse, kitaplarımı elimden alsalar çıldırırım.”
Düşünceler beynimin içinde sürekli olarak dönüp duruyordu, öyle ki bir an çıldıracağımdan korktum.
Emily Bronte
Sayfa 180 - Koridor yayınevi
''... o kendisini ne kadar sevdiğimi hiç bilmeyecek; hem onu yakışıklı filan diye sevmiyorum, Nelly; benden daha çok bana benziyor da, onun için seviyorum. Ruhlarımız her neden yoğrulmuşsa, ikimizinki de aynı. Linton'ınki ise, ay ışığının şimşekten, buzun ateşten ayrı olduğu kadar bizimkinden ayrı.''
"Onu kendimden çok seviyorum, Ellen. Bunu da şundan anlıyorum: Her gece Tanrı'ya beni ondan sonraya bırakması için yalvarıyorum. Çünkü benim arkamdan o üzülecek yerde onun arkasından benim üzülmem daha doğru. Bu da benim onu kendimden çok sevdiğimi gösterir."
Emily Bronte
Sayfa 232 - Yakamoz Yayıncılık

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Uğultulu Tepeler
Baskı tarihi:
Ocak 2013
Sayfa sayısı:
416
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750714153
Orijinal adı:
Wuthering Heights
Çeviri:
Naciye Akseki Öncül
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Uğultulu Tepeler
Uğultulu Tepeler
Uğultulu Tepeler
Uğultulu Tepeler-Kısaltılmış Metin
Wuthering Heights
Uğultulu Tepeler
İngiltere’de XIX. yüzyılın ikinci yarısı, “Victoria Dönemi” olarak adlandırılan bu dönem, orta sınıfın yükselişini, gösterişli yaşamların moda oluşunu simgeler. Brontë kardeşler, kadının edebiyatla uğraşmasının hoş görülmediği bu yıllarda, önce bir erkek kimliğiyle şiirler, sonra kendi adlarıyla klasikler arasında yer alacak üç önemli romana imza atmıştır. Emily Brontë 1848’de öldüğünde dünya edebiyatının en güzel romanlarından birini, Uğultulu Tepeler’i bırakmıştır ardında. Bu Victoria Dönemi romanı, kimine göre dünyanın gelmiş geçmiş en büyük aşk romanı; kimine göre her okunuşunda değişik tatlar veren çağlar ötesi bir eser ya da insanın içine işleyen bir anlatımla dile getirilmiş uzun bir şiirdir.

Ölümünden bir yıl önce bitirdiği Uğultulu Tepeler’deki kişilerin yalnızca hayal ürünü kişiler olmadığı, Brontë’nin çevresindeki gerçek kişilerden derin izler taşıdığı da bir gerçektir. Sevgi, kin, nefret, öç alma tutkusu gibi güçlü duygularla örülü bu gençlik öyküsü, patladı patlayacak bir cinsellikle doludur. Daha otuz yaşındayken veremden ölen, son derece duyarlı, hiç evlenmemiş bu genç kadın yazar, tüm canlılığıyla bu romanda vardır. Okuyanın yaşına, deneyimlerine ve duyarlılığına göre değişkenlik gösteren, farklı zamanlarda okunduğunda değişik tatlar veren, tekrar tekrar okuma isteği uyandıran bir başyapıt.

Kitabı okuyanlar 2.397 okur

  • Ayşenur
  • Ayris Aysar
  • Oktay

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.1 (1)
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları