Alacakaranlık kuşağının efsaneleşen ilk serisi (1959) ve çeşitli filmlerdeki senaryo yazarlıklarıyla tanınan Charles Beaumont’un öykülerinden oluşan derleme; gerilim, gizem, fantezi ve korku türlerinin yanı sıra dram ve mizahi yanlarıyla öne çıkan farklı türde öyküleri bir araya getiriyor. Ray Bradbury’nin kendisine olan inancı ve teşvikiyle yazarlık yolunda önemli gelişmeler kaydeden Beaumont, alacakaranlık kuşağı gibi işlerle özdeşleşmiş bir yazar grubunun üyesi olarak anılsa da çok geçmeden kendisine özgü kişiliği ve tarzıyla dikkat çekmeyi başarmış bir yetenek. Bradbury’nin kitabın önsözünde onun için sarf ettiği; “o, zamanımızda ihmal edilen şeydir yani bir fikir yazarıdır; kendi başına oynadığı bir oyuna sizi de davet eder” sözlerinin Beaumont’un yazarlığını özetlediği söylenebilir.
Kitap geçmiş, gelecek ve hayali dünyalardan oluşan mekânları fon olarak kullanan kısa ve orta uzunlukta öyküleri ile Beaumont’un ufkunun geniş sınırlarını gösterir. Okuyucu kimi zaman bir rüya âleminde, kimi zaman bir bilim kurgu sahnesinde yer alır; gotik ya da fantastik dünyaları deneyimler, hayatın, varlığın, gerçeğin, benliğin, hafızanın ve kişiliğin anlamlarını sorgular. Kimi zaman soğuk ve acımasız bir gerçekçilikle yüzleşip kimi zaman da zekice bir nüktedanlıkla sunulan gündelik hayatın içinden olaylara dâhil oluyor. Böylece, Beaumont’un gizem, gerilim ve korku türlerinde belirginleşen yeteneği ile birlikte yöneldiği diğer türlerdeki yetkinliğini de görülür.
Doğal olarak derlemedeki öykülerin bazılarının diğerlerinden daha sönük olduğu söylenebilir. Ancak ele alınan konuların ve kurguların çeşitliliği farklı lezzetler vaat eder. Özellikle televizyona aktarılmış öykülerinin ekran için seçilmesinin nedenleri açıkça belli olsa da diğer öyküler içinde de göze çarpan cevherler vardır. Kitabın sadece, “tut ki bir rüya gördün, orman, uluyan adam, bir leydiye şarkı, gece yolculuğu, yeni komşular, kendi suretinde ve sarı pirincin müziği” adlı sekiz öyküden oluşsaydı bile kaçırılmaması gereken bir seçki olacağı da söylenebilir.
Kitaptaki öykülerin konuları ve türleri hakkında fikir sahibi olmak isteyenler için spoiler vermekten olabildiğince kaçınmaya çalışarak şöyle bir özet sunabiliriz;
Kitabın ilk öyküsü ve aynı zamanda kitaba ismini veren öykü olan “tut ki bir rüya gördün”, Beaumont’un alacakaranlık kuşağında yayımlanan ve kitapta yer alan öykülerinden ilkidir. Öykü, uyuduğunda başına gelecek korkunç şeylerden kaçınmak için 72 saattir uyumayan bir kişinin psikiyatristle yaptığı görüşmeyi konu alır. Öykünün kahramanı çocukluğundan beri bir sorunla boğuşmaktadır; düşündüğü şeyler bir süre sonra gerçekleşmeye başlamakta ve bu sebeple neyi nasıl düşünme(me)si gerektiği büyük bir sorun oluşturmaktadır. Rüyalarında gerçek hayatta yaşadığı olayları kısmen değiştirebilmekte ve ertesi gece rüyasına kaldığı yerden devam edebilmektedir. Bu sıra dışı yeteneğine rağmen uzun yıllar rüya görmeyen kahramanımız bir hafta önce gördüğü bir rüyanın etkisiyle soluğu psikiyatristte almıştır. Lunaparkta geçen rüya, nasıl sonuçlanacağın dair duyduğu önlenemez hissiyat ve her uykuya dalışında kaldığı yerden devam eden olaylar dizisi ile kahramanımızı dehşete sürükler. 8/10
İkinci öykü olan “orman”, kadim gelenekler ile modernliğin çekişmesini konu alan bir taşlamadır. Geleceğin dünyasında nüfus ve çevre sorunları ciddi bir boyuta ulaşmış ve insanlar yer altında yaşamaya başlamıştır. Bu noktada öykünün mimar olan kahramanı tarafından tasarlanan yeni bir şehir insanlığın sonu umudu haline gelir. Teknoloji ve sanatın mükemmel bir bileşimini simgeleyen bu şehir azametli yapıları ile adeta bir modernite abidesidir. Öykü, tüm şehirle birlikte kahramanımızın eşini de ağına düşüren bir hastalığa karşı verilen mücadele ile başlar. Konu ilerledikçe bu şehirde vaktiyle bir orman ve yerli bir halk olduğu anlaşılır. Hastalığa tedavi arayan kahramanımız çareyi orman halkına başvurmakta bulur. Onlarla yaptığı konuşma modern bilimin sarsılmazlığına olan inancı ve yaşadıkları arasındaki çelişkiye dair gerilimini ve şüphelerini arttıracaktır. Antropolojik bir bakış açısıyla yazılmış öyküde “ilkel” olarak kabul edilen toplumların gelişkin kültürleri ve modern insanın kadim köklerini yitirişi fantastik bir kurgu içinde vurgulanır. 9/10
Beş sayfalık bir öykü olan “büyücünün ayı”, dünyada kalan son iki büyücünün arasındaki mücadele ile ilgilidir. Arkadaş olsalar da birlikte var olamayacaklarını düşündüklerinden birbirlerine tuzak kuracakları konusunda endişe duymaktadırlar. Bu sebeple büyücülerden biri ilk harekete geçen taraf olmak için plan yapar ve bir yardıma başvurur. Kısa bir kandırmaca öyküsü. 6/10
Erkeklerin güzel kadın merakını tek bir karakterde özümseten “hepsine birden sahip olamazsın”, yer yer Edgar Allan Poe’nun mizahi öykülerini hatırlatır. Bir otel odasında telaşlı ve huzursuz şekilde hasta yatmakta olan Simms, kendisi için çağrılan doktorla görüştüğünde sakinleştirici tekliflerini reddeder. Sonra da sakinleşmeye neden ihtiyacı olmadığını anlatır. Çocukluğundan beri her gördüğü güzel kadınla kendini kaybeden Simms, hayattaki nihai amacının dünyadaki tüm güzel kadınları elde etmek olduğuna inanmaktadır. Hedefine ulaşabilmek için bir süper bilgisayar yardımıyla hesap yapmış ve dünyada arzulayabileceği 563 kadın olduğunu öğrenmiştir. Planı tüm bu kadınları sırayla elde etmektir. Ancak planın başarısı, kendi becerisi yanında sıkı bir zamanlamaya da bağlıdır. Çünkü güzel kadınların sayısı belli bir zaman sonra artacak ve tümüne birden ulaşma uğraşı sona ermeyecektir. Bu soluksuz macera kendisini her açıdan tükenme noktasına getirmiştir. Liste sona yaklaştıkça daha da zorlanacak ve beklemediği şeylerle karşılaşacaktır. 7/10
“Fritzchen”, pikniğe giden bir ailenin küçük oğlunun garip bir yaratık bulmasını konu alır. Kendisi de bir evcil hayvan dükkânı işleten babası Peldo, ne olduğunu anlamadığı bu küçük ve tuhaf hayvana çok şaşırarak onu ceketine sarılı şekilde dükkânına götürür. Oğlu Luther’in Fritzchen adını verdiği bu canlı bir kafese konulur. Tuhaf dokungaçları, garip sesleri ve “balina ve at sineği kırması” görünümü ile eşsiz bir şey bulduğunu düşünen Peldo onu satarak iyi para kazanabileceğini düşünmektedir. Diğer hayvanların şiddetli tepkisine yol açan yaratık gece dükkânda bırakılır. Ertesi sabah gelindiğinde şaşırtıcı bir manzara ile karşılaşacaklardır. Zengin olma hayalleri kuran Peldo, kıskanç ve hırçın oğlu Luther ve garip yaratık arasında geçen öykü kahramanlarımızın bilmediği gerçekleri saklar. 7/10
Altı sayfalık bir öykü olan “baba, babacığım”, zaman makinesi ile geçmişe gidip babasını vurursa ne olacağını merak eden bir adamın saplantı haline dönüşen merakı sebebiyle gelişen olayları konu alır. Bütün hayatını ve parasını zaman makinesi yapıp sorunun cevabını öğrenmeye adayan kahramanımız, geçmişe gidip babasını aramaya başlar. Merakı, kendi yaşamını da sorgulamasına yol açacaktır. 6/10
Alacakaranlık kuşağında yayımlanan bir başka öykü ve kitaptaki en iyi öykülerden biri olan “uluyan adam”, sıkıcı yetişkin hayatına başlamadan önce kadınlarla dolu bir maceraya atılmanın hayalini kuran Boston’lu Ellington’ın Avrupa’ya yaptığı yolculuğu konu alır. Çeşitli ülkeleri gezen Ellington, büyük bir enerjiyle başladığı bisiklet yolculuğunun sonunda Almanya’nın ücra bir köyünde hastalanır ve gözlerini gizemli bir manastırda açar. Zatürre sebebiyle yaşadığı kafa karışıklığı neyin gerçek neyin hayal olduğu konusunda şüphelenmesine sebep olmaktadır. Kendisine bakan keşişlerin tuhaf tavırları da şüphelerini arttırınca manastırda gizlice bir gezinti yapmaya karar verir. Böylece manastırın sırrı ile yüzleşecek ve bununla ilgili kararı tüm hayatını değiştirecektir. 9/10
“Klasik bir kaçamak”, aşkta hayal kırıklığından nasibini almış Dave’in artık başkasıyla evli olan eski sevgilisinden aldığı bir çağrı ile başlar. Eski sevgilisi Ruth, kocası Hank’ın onu aldattığını düşünmekte ve kendilerini tekrar birleştirmesi için Dave’den yardım istemektedir. Halen âşık olduğu eski sevgilisinin bu isteği kendisi için çok zor olsa da kabul eder. Kocasının hareketlerinden şüphelenen ve aldatıldığını düşünen Ruth onu ücra bir otoparktaki bir arabaya kadar izlemiştir. Hank’ı arabaya kadar takip eden Dave tahmin ettiğinden çok daha farklı bir tablo ile karşılaşır ve gizlice bir plan yapar. 6/10
Yine beş sayfalık bir mini öykü olan “toplanma yeri”, insanlığın geçirdiği bir felaket sonrası bir araya gelen bir sıra dışı bir grubu konu alır. Gruptakiler tüm dünyayı gezerek canlı kalıp kalmadığını kontrol edecek ve planlarını buna göre yapacaklardır. 5/10
Yine bir alacakaranlık kuşağı öyküsü olan “bir leydiye şarkı”; gizemli ve dokunaklı kurgusuyla dikkat çeker. Bir zamanların ünlü ve görkemli bir yolcu gemisinin son yolculuğundan kendilerine bilet alan yeni evli bir çift, balaylarını keyifli bir deniz yolculuğu ile taçlandırmak istemektedir. Ancak leydi diye hitap edilen zarif ve şaşalı geminin artık çürümekte olan bir enkaza dönüştüğünü görerek tereddütte düşerler. Bu tereddütleri gemiye alınmalarına engel olmaya çalışan yolcular tarafından körüklenir. Üstelik gemiye bindiklerinde bir sürprizle de karşılaşırlar; gemideki herkes çok yaşlıdır. Önceleri kendilerine karşı mesafeli duran yolcularla zaman içinde arkadaşlık kursalar da gemiye adım attıkları andan itibaren maruz kaldıkları imaların ardındaki şaşırtıcı gerçekle yüzleşeceklerdir. Bu, onların tahmin ettiğinden çok daha unutulmaz bir yolculuk olur. 8/10
Altı sayfalık kısa öykü “kan kardeş”, vampire dönüşmekte olduğuna inan bir adamın psikiyatristle yaptığı görüşmeyi konu alır. Vampir hikâyelerindeki klişeleri hicveden öyküde, geceleri yaşamak, pelerin ve kıyafetlerle uyumak, çok para vermek zorunda kaldığı bir tabutta yatmak, gömlekteki kan lekeleri ile uğraşmak, aynada görüntüsü olmadan traş olmakla uğraşmak, iğrenç bulduğu kanın peşinde koşmak, sivri dişlere dolgu yaptırmak gibi türlü zorlukla karşılaşan çaylak bir vampirin serzenişleri konu alınır. Yeni hayatına alışamayan, ölmek istese de bunu da başaramamış vampirimiz psikiyatristten beklenmedik şekilde bir yardım alır. 6/10
Başka bir alacakaranlık kuşağı öyküsü olan “kendi suretinde”; insan doğası, benlik ve gerçeklik üzerine kuruludur. Yeni tanıştığı sevgilisi ile hızlı bir evlilik kararı almış olan Peter, bir yandan yeni bir hayata hazırlanırken diğer yandan anılarındaki boşluklar ve karışıklara anlam vermeye çalışmaktadır. Taze çift sonraki hayatlarını geçirmek üzere Peter’ın küçük kasabasına gider. Peter kasabaya yaklaştıkça bazı tuhaflıklar olduğunu fark eder. Küçüklüğünden beri bildiği sokaklar, caddeler ve binalar oldukça farklı görünmektedir. Peter giderek gerginleşir ve bir terslik olduğu fikri yavaş yavaş kafasında yer eder. Teyzesinin evinde tanımadığı birini bulmaları ve anne babasının mezarlarında tanımadığı kişilerin yer alması Peter için bardağı taşırır ve giderek dengesizleşir. Bölük pörçük hatıralarla boğuşmakta ve olaylara anlam vermeye çalışmaktadır. Başvurabileceği tek kişi rüyalarında sayıkladığı Walter’dır. Görüşmeleri şok edici gerçeği ortaya çıkaracaktır. 8/10
Yedi sayfalık kısa öykü “canavar şov”; görülmemiş büyüklükteki bir yapımla ekranları fethetmeye hazırlanan bir TV yapımcısı ile yardımcısını konu alır. Üzerinde uzun zamandır çalıştıkları şovun yayınlanacağı tarih gelip çatmış programcıları heyecan sarmıştır. Herkese hitap edecek şekilde tasarlanmış, her yerde reklamları yapılmış, herkesin her yerde konuştuğu konu haline gelmiş olan bu programın tüm kanalları ezip geçmesini ve aynı anda dünyadaki herkesi büyülemesini ümit etmektedirler. Bu, yalnız TV tarihinin değil insanlık tarihinin de dönüm noktası olacaktır. 7/10
Alacakaranlık kuşağında; “12 numara tıpkı sana benziyor” (Number 12 Looks Just Like You) adıyla yayımlanmış olan “Güzel insanlar” gelecekte herkesin “güzel” olduğu bir dünyayı konu alır. Bilim ve tıbbın imkânları sayesinde on sekiz yaşında gerçekleştirilen bir operasyonla dış görünüşe dair tüm insani farklar; yaş, vücut, boy, kilo, deri, diş, yüz, saç vb. idealize edilmiş bir anlayışla ortadan kaldırılmakta ve sonuçta hepsi bir ölçüde birbirine benzeyen “güzel insanlar” ortaya çıkmaktadır. Tüm gençlerin güzelleşeceği zamanı iple çektiği bir durumda bu dönüşümü reddeden Marry büyük bir sosyal krize neden olur. Güzelliğin tanımı ve toplumsal standartların baskısının işlendiği öykü, 2024 yapımı “Çirkinler” filminin konusu ile de yer yer örtüşür. 7/10
“Bedava toprak”; hayatını bedavacılık, aşırma ve üçkâğıtçılık üzerine kurmuş bir adamın tramvayda giderken gördüğü bir ilanla yaşamının değişmesini konu alır. Öykünün kahramanı; yediği yemeğin parasını ödememek için numara çeviren, toplu taşımaya kaçak binen, ihtiyacı olan her şeyi başkalarından “ödünç” isteyen ve esas mesleği dilencilik olan utanmaz bay Aorta’dır. “Bedava” sözcüğünden her zaman büyülenen Bay Aorta mezarlığın kapısında gördüğü “bedava toprak” ilanını sorar ve buradan her gün dilediği kadar toprak alabileceğini anlar. Bu toprak yeni ölen kişiler için kazılan mezarlardan çıktığından ardı arkası kesilmemektedir. Önceleri toprağı ne yapacağını bilmese de bir şekilde işe yarayacağını düşünerek her gün aldığı toprakları arka bahçesine yığar ve üstüne çeşitli tohumlar eker. Ancak bu toprağın sandığından farklı olduğunu öğrenecektir. 7/10
“Sihirli adam”; 19. Yüzyıldan bir gezgin sihirbaz öyküsüdür. Yardımcısı ile kasabadan kasabaya dolaşıp gösteriler ve sahte ilaçlarla geçimini sağlayan bir sihirbaz monoton yaşamlara kattığı renkle herkesin yolunu gözlediği bir figür haline gelmiştir. Çocuklara anlattığı inanılmaz hikâyeler ve herkesin ağzını açık bırakan gösterileriyle başka bir dünyadan gelmiş gibi görünen sihirbaz ve yardımcısı aslında bir at arabasından ibaret yaşamlarına saplanıp kalmış geçim telaşında bir ekiptir. En büyük güçleri yarattıkları hayret ve bundan doğan saygıdır. Yaptığı inanılmaz numaraları nasıl yaptığı her zaman merak uyandırmaktadır. Bu meraka daha fazla kayıtsız kalamaz. 6/10
“Son ayin”; Ölmek üzere olduğunu düşünen bir adamı konu alır. Bir süredir kendini inzivaya çekmiş ve kimseyle iletişim kurmamış adam her konuda derin sohbetler ettiği rahip arkadaşını arayarak ölmekte olduğunu ve hemen yanına gelmesi gerektiğini söyler. Rahipten tek isteği teolojik bir soruya cevap vermesidir. İnanç, ruh ve benlik üzerine kısa bir sorgulama. 7/10
“Sarı princin müziği”; matador olmaya can atan fakir bir genç ile onun menajerliğine soyunan adamın öyküsünü işler. Yarı aç yaşayan ikilinin yaşamı bir gün aldıkları teklifle değişir. Ünlü bir organizatör, gencin arena performansını beğenmiş ve ona büyük güreşte bir şans vermek istemiştir. Böylece ertesi günkü boğa güreşi öncesinde daha önceden yanlarına bile yaklaşamadıkları kişilerle; organizatör, ünlü matadorlar ve çevrelerindeki göz alıcı kişiler ile aynı ortamda bulunma ve o havayı teneffüs etme fırsatı bulurlar. Genç matador hayatının fırsatı için adım atacağı arenaya vardığı sırada manejeri ona şok edici bir gerçeği açıklayacaktır. Yoksulluk ve çaresizlik üzerine etkileyici bir öykü. 8/10
Journey to unknown dizisinin 1968 yılına ait bir bölümde televizyona aktarılmış bir hikâye olan “yeni komşular”, yeni bir mahalleye taşınmış Hank ve Ann’in yaşadıklarını konu alınır. Çift, eski sahibinin kan lekelerinin hala durduğu bir eve ve çevrelerine alışmaya sağlamaktadır. Bunun için komşularına bir parti düzenlerler. Mahalle, uzun süredir içli dışlı şekilde birlikte yaşayan, adeta büyük bir aile oluşturmuş ve hepsi saygın görünümlü çiftler ve çocuklarından oluşmaktadır. Partiye katılan mahalleliler içinde soğuk ve garip tavırlı tek kişi olan ve bekâr hayatı yaşayan Matt, bir boşlukta Hank’in yanına gelerek mahalleli hakkında olumsuz imalarda bulunur ve buradan hemen taşınmalarını önerir. O sırada yanlarına gelen bir başka mahalleli Ames, Matt’in saçmalıklarını ciddiye almamasını söyledikten sonra “hiç sıkılıp sıkılmadıklarını” garip ve imalı şekilde sorar. Gecenin ilerleyen saatlerinde Matt’den bir telefon gelir; acilen Hank ile görüşmek istemektedir. Hank yanına geldiğinde ona komşuları hakkında inanılmaz bir hikâye anlatır. 8/10
“Taşra’da ölüm”, araba yarışçısı Buck’ın öyküsünü konu alır. Gençlik günlerindeki performansını kaybeden Buck için yarışlar artık bir heyecan değil zorunluluktur. Taşradaki yarışa giderken bir yandan yağan yağmurun piste etkisini diğer yandan da eski günleri ve kaybettiği dostlarını düşünür. Meteliksiz kalmamak için önündeki yarıştan en az üçüncülükle dönmek zorundadır. Piste gittiğinde kendisinden hayli genç bir rakibini ve sevgilisini görerek ona imrenir. Aracı ve becerisiyle kendisinden üstün görünmektedir. Buck’ın avantajı ise geçen yılların deneyimidir. Giderek bir ölüm kalım mücadelesi haline gelen yarış trajik sonuçlara gebedir. Soğuk gerçekçilikte bir öykü. 7/10
“Traumerei”, bir idam mahkûmunun son anlarını konu alır. Mahkûmun avukatı ve arkadaşı bu son anlarda onun akıl almaz iddialarını tartışmaktadır. Cinayet ve tecavüzden suçlu bulunan mahkûm yaşadığı her şeyin aslında rüya olduğunu ve öldüğünde uyanacağını iddia etmektedir. Başka bir dünyaya aittir. Orada kendisine bir ceza verilmiş ve farklı dünyalarda acı çekerek ölmeye mahkûm edilmiştir. İki arkadaş rüyanın doğasını ve mahkûmun sonunu düşünür. Rüya ve gerçeklik üzerine bir öykü. 6/10
“Gece yolculuğu”, yeni bir piyanist arayan bir caz orkestrasının öyküsünü aktarır. Orkestra, iç dünyalarına kapanmış halde, geçmişleri ve sorunlarıyla mücadele eden müzisyenler ve onları hizada tutmak için büyük gayret gösteren şefleri Max’den oluşmaktadır. Güzel müzik yapsalar da Max aradıkları piyanisti bir türlü bulamamıştır. Derken karısının ölümüyle yıkılmış haldeki genç Davey ile karşılaşırlar. Onun orkestraya katılması eksik halkayı tamamlayarak daha önce görülmedik bir seviyeye ulaşmalarına ve eşsiz bir müzik yapmalarına yol açar. Max tüm grup üyeleri ile teker teker ilgilenmekte onların adeta akıl hocalığını yapmaktadır. Ancak bu durumun başka niyetleri sakladığından şüphelenilir. Bu sırada Davey’nin yeni bir sevgilisi edinmesi Max hakkındaki gerçekleri ve başarının bedelini ortaya çıkaracaktır. Hüzün, tükenmişlik ve “ilahi müzik” üzerine duygusal bir öykü. 8/10
Kitabın son öyküsü olan “yeni ses” yine kısa bir dehşet öyküsüdür. Koleksiyon yapmayı bir saplantı haline getiren kahramanımız kendisini tatmin edecek koleksiyon türünü ararken sonunda bir ses koleksiyoncusu olmaya karar verir. Bununla da tatmin olmayınca daha özel bir işe girişir; ölmekte olan canlıların seslerini toplayacaktır. Bunun için dünyanın her yerinden bin bir çeşit canlının ölüm anında kaydedilen korkunç seslerini getirtir. Ancak tüm canlıların kayıtlarını elde ettikten sonra ne yapacaktır? Bu düşünce tekrar huzursuzlanmasına ve kıvranmasına sebep olur. Koleksiyonunu tamamlamış bir koleksiyoncu olmaktan daha korkunç bir şey yoktur. Aradığı yeni fikir ayağına gelir. 7/10
Farklı türlerden örnekler sunan tüm bu öyküler aynı zamanda Beamont’un farklı konulara ilgisini de gösterir. Caz üzerine ifadelerinde görüldüğü üzere öykülerin kişisel yanları olduğu açıktır. Bu kişisellik arka planda yer alsa da sürekli işlediği aşk, kadınlar, ilişkiler, hayal kırıklıkları ve hüzün temalarıyla daha da belirgin hale gelir. Sürekli kaybetmeye mahkum olan bir mücadele, yalnızlık, kayıp, haksızlık, çaresizlik hisleri de sürekli hissedilir. Mutlu sonlar seyrektir ve tam değildir. Bu sebeple öyküleri karanlıktır. Ancak zaman zaman insanın ruhunu okşayan bir duygusallık da yükselir. Sonuçta Beamont’un gerçekçi ya da fantastik öyküleriyle dışa vurduğu hisler başkalarının kendinden bir şeyler bulabileceği bir ortaklık hissi de yaratır.
Genç yaştaki ölümüyle akıl hocası Bradbury kadar William Shatner (kaptan kirk) gibi ünlü oyuncuları da hüzne boğmuş olan Charles Beamont, öyküleri ve senaryoları ile bu erken kaybın üzüntüsünü geçmiş ve gelecekteki tüm okuyucularına da yaşatır. insanın, yaşamın ve evrenin gizemlerine ilgi duyanlar kadar hissetmeyi ve sorgulamayı sevenlere de hitap edecek öyküleri okuyucularını beklemektedir. Keyifli okumalar.