·232 syf.····Okunma: 25 Nisan 2025 09:34 Bugünkü Ukrayna sınırları içerisinde yer alan Çernobil şehrini çoğumuz 1986’da yaşanan Nükleer Santralin patlaması sonucu meydana gelen facia dolayısıyla duymuşuzdur. İngilizce konuşma grubumuzda -nasıl olduysa- konu buraya geldi. Tarihi olaylarla ilintili anıları dinlemeye bayılan ben, o günün Sovyetler birliği sınırlarında kalan Doğu Almanya’da yaşananları can kulağı ile dinledim. Sonraki günlerde de araştırmalarım devam etti. 2019 yapımı Çernobil dizisini izledim sonra, derken kendimi bu kitabı okurken buldum. Ne yalan söyleyeyeyim, düşünsel serüvenimde yolumun bir gün Çernobil’e düşeceği hiç aklıma gelmezdi.
Çernobil’i ilk ne zaman duydum hatırlamıyorum ama Lise birinci sınıfta biyoloji öğretmenimizin Çernobil faciasına dair anlattıklarını hiç unutmuyorum. Patlamadan sonra ortaya çıkan radyasyon bir hafta içinde bizim karadeniz kıyılarına ulaşmış. Doğu Karadeniz ülkemizde çay bitkisinin yetiştiği tek yerdir. O sene dünyanın bir çok yerinde radyasyona maruz kalan tarım ürünleri imha edilirken Doğu Karadeniz’de üretilen çay üzerinde radyasyon tespit edilmesine rağmen piyasaya sürülmüş. Okulun çaycısından çay isterken bir radyasyon versene diye dalga geçerdik dedi hocamız. İzahı olmayan şeyin mizahı olur hesabı.
Bu ironik hikayeyi dinlerken 86’da Çernobil’de insanların başına nasıl bir şeyin geldiğine, doğup büyüdükleri toprakları geri dönmemek üzere nasıl terketmek zorunda kaldıklarına dair en ufak bir tahayyülüm yoktu elbette. Felaketin kaç tonu vardı bilmiyorum ama bu en koyularından biriymiş, bu kitabı okurken öğrendim.
Rus Gazeteci ve yazar Svetna Aleksiyeviç’in kaleminden çıkmış muazzam bir eser. Çernobilden sonraki süreçte o çevrede yaşayan insanların yaşadıklarını kaleme almış yazarımız. İlk başta bir gazetecinin kaleminden çıkmış, dümdüz bilgiler içeren, derinlikten yoksun bir derleme olduğunu düşünmüştüm. Ama yanılmışım. Metnin derinliği, edebiliği en az yaşananlar kadar sarsıcı. Zaten yazarımız 2015 Nobel Edebiyat Ödülünün de sahibiymiş, bu vesile ile öğrenmiş oldum.
Çernobil dizisi meselenin daha çok teknik ve politik yönünü ele alıyordu. Bu kitapla birlikte sokak aralarında, evlerin içinde, insanların ruh dünyalarında olup bitene tanıklık ediyoruz. Adına felaket denilen bir olay, görünmeyen bir düşman, nerden gitmen gerektiğini bilmek ama nereye gideceğini bilememek. Acizliğin yeni bir tanımını daha öğrenmiş oldum bu kitapta. “ Neydi radyasyon? Rengi, kokusu yoktu, elle tutulmuyordu, görünmezdi de. O zaman radyasyon tanrı gibi bir şey miydi?”
Rahmetli babaannemin bir sözü vardı:”Eve hırsız girse elinin beğendiğini alır gider, Allah yangın derdi vermesin ne var ne yok götürür.” diye. Şimdi bu sözü biraz güncellemek istiyorum: “Şehre eşkıyalar, hadi bilemedin savaş bile gelse çalar, yakar yıkar ama çeker gider. Fakat radyasyon gelirse üzerinde yaşanacak bir avuç toprak bile bırakmaz.” Öyle de olmuştu, Çernobilin kurbanları bir daha geri dönememek üzere terketmişlerdi topraklarını.
Edebi eserlerde aradığım şeyi de fazlası ile buldum bu kitapta. Yani bir zaman diliminde, bir topluluğu derinlemesine gözlemleme fırsatını. Sovyetler Birliği’nin politikaları, ırk olgusu, yaşanılan dönemdeki insan ilişkileri, felaketlerin bir toplumu nasıl dönüştürdüğü… insanlığa uğramış acıları anlamaya çalışmayı seviyorum. Bu anlamda bu eser bana çok zengin bir birikim sundu. Tabi ki bu kadarı ile kalmadı. Çernobil hakkında okumalar yaparken, dünden bu güne insanlığın çılgın girişimleri üzerine bolca fikir yürütüp geçmişimiz ve geleceğimiz arasında köprüler kurdum ve yazıya döktüm (bkz. Endüstriyel devrimlerin yaramaz çocukları).
Neyse, güzel kitaptı. Yine lafı uzattım ama bu da benim düşünsel olarak var olma şeklim.