Tarık BuğraGençliğim Eyvah
’Dinlemiyorsun beni!’’
İhtiyar’in sesi hırçındı. Delikanlı umursamadı ama. Duruşunu da değiştirmedi:
Dilinin ucu dişlerinin arasında, gözleri kısık, dudakları gergin. Sanki dünyada elindeki tabancadan başka hiçbir şey yok ve sanki o zamana kadar hiç tabanca görmemiş, öyle inceliyor.
Zorlama bir esneyiş, yapmacık olduğu belli bir ilgisizlik; başını kaldırmadan mırıldandı:
‘’Dinliyorum.’’
**
Roman, kendi zamanına göre hatta günümüz romancılığında bile sıra dışı denebilecek karmaşık bir roman tekniğiyle yazılmış. Bölüm başlığından da anlaşılacağı üzere olan olmuş, biten bitmiştir. Şimdi olacak olan ise ancak geldikleri o sonun başlangıç noktasıdır. Söylemeden olmaz, romanın sıra dışılığı sadece başlangıcı, yazım tekniği değildir elbette. Konusu, kurgusu, dili, üslubu ve karakterleriyle; örneği o zamana kadar görülmemiş ve kendinden sonra da bir benzeri yazılmamış olmasıyla Gençliğim Eyvah diğer romanlardan ayrı bir yerdedir.
Romanı incelemeye başlamadan önce yazarı biraz tanıyalım. Zira Tarık Buğra bu ülkenin kadri bilinmemiş yazarları arasında bence birinci sıradadır.
Yazar, 1918 Akşehir doğumlu. İstanbul Üniversitesi Tıp ve Hukuk Fakültesini ikişer yıl devam ettikten sonra bırakmıştır. Asıl ilgi alanının edebiyat ve yazmak olduğuna karar veren Tarık Buğra aynı üniversitenin edebiyat fakültesine devam etmiş ancak son sınıftan ayrılmıştır.
1948’de Cumhuriyet gazetesinin açtığı Yunus Nadi hikâye yarışmasında Oğlumuz isimli hikâyeyle ikinci olunca dikkatleri üzerine çekti. Edebiyat dünyasında asıl ününü bir dönem TRT tarafından dizi olarak da çekilen Küçük Ağa adlı romanıyla kazanmıştır.
Gençliğim Eyvah ise onun ‘’en önemli eserim’’ dediği romanıdır. Bir yanıyla dönem romanı olması, diğer yanıyla kendinden sonraki dönemlere de ışık tutması, toplum düzeni, güç kullanımı, gördüklerinizin ne kadarı gerçek ne kadarı kurgudur sorularına cevap vermesi açısından son derece ilginç ve üzerinde durulması gereken bir romandır. Hatta politika sevmeyenlerin bile. Burada biraz iddialı olsa da şu cümleyi de eklemeden edemeyeceğim.
Bu anlamda George Orwel’in Hayvan Çiftliğ neyse, Tarık Buğra’nın Gençliğim Eyvah’ı da odur.
Roman yukarıda da bahsettiğimiz üzere sıra dışı bir açılış ve şahane bir edebiyat zevkiyle başlar. Dikkatli okur sadece bu giriş kısmından bile kendisine vadeliden dünyanın bazı ipuçlarını bulabilecektir. Devam eden bir buçuk sayfalık giriş kısmının arkasından çok farklı bir şey yapılarak yer, zaman ve kişiler tek tek tanıtılıyor. Öyle aman aman insan bolluğunda geçen bir 362 sayfa yok, onu da peşinen söyleyeyim. Roman ara sıra görünüp kaybolan üç beş cümlelik yan karakterleri saymazsak ihtiyar, Delikanlı (Raşit) ve Güliz arasında geçiyor.
Bir devrin anlatımı üç karakterle mümkün müdür? Buna romanı bitirince okurun kendisi karar verecektir.
İlk gördüğümde bende Çanakkale Savaş’ı anlatısı hissiyatı doğurması daha başlangıçtaki yanılgım olmuştu. Bunun sebebi hafızalarımıza kazınan meşhur Çanakkale Türküsü elbette. Bu yanılgıya düşmemeniz için başlangıçta bunu bilmenizde fayda var. Gençliğim Eyvah bir tarafıyla dönem romanı sayılsa da asıl ele aldığı konunun anarşi olması, kaosun kimlere hizmet ettiğini göstermesi, görünen olaylarda aktörler ve figüranlar değişse de kazanan ve kaybedenlerin asla değişmeyeceğini son derece ustaca anlatmayı becerebilmesi açısından tarihi roman kategorisinde sayılamaz. Gerçi yazar, başta Fethi Naci olmak üzere bu romanı sebebiyle ağır eleştiriler de almıştır ama eleştirilerin içeriği politik olmaktan öteye geçememiştir.
Osmancık'ta kuruluşu, Küçük Ağa’da yeniden doğuşu, Firavun İmanı'nda yeni Türkiye düzeninin sancılarını yazmış olan Tarık Buğra; Gençliğim Eyvah’ta bambaşka bir şeyi, 1970’lerin kaotik ortamını, anarşiyi adeta bir cerrah titizliğiyle masaya yatırmıştır.
Gelelim romanın içeriğine.
Romanın ana karakteri ihtiyar’dır. Gerçek ismi hiç geçmez, bütün bir roman boyunca da ondan hep İhtiyar diye bahsedilir.
Bir üniversitede silik ve mıymıntı bir profesör tablosu çizen ve bu kamuflajında dehaları kıskandıracak bir başarı sergileyen İhtiyar benim işim dediği felsefesini (anarşi) emanet edecek tek bir akıl bile tanımamaktadır. Zaten ihtiyar sadece kendi aklına hayran bir adamdır.
Bunu o meşhur nutuklarından birinde şöyle ifade eder:
‘’Akla metelik vermem çünkü yok o…Tanrı her nesilde bir iki kişiye bağışlıyor onu. Hiç bağışlamadığı nesiller hatta çağlar da cabası.’’
Öyle eşsizdir ki övülmekten bile nefret eder çünkü delikanlının tespitiyle kimse onu istediği gibi övemez. Bu arayış içinde bir gün delikanlıya rastlar. Adamları vasıtasıyla delikanlıyı tuzağa düşürmek istese de bunda pek başarılı olamaz. Çünkü delikanlı ihtiyarın onun gibi gençleri avlamak için kullandığı ün, para, mevki gibi değerlerin hiçbirine pirim vermemektedir. O zaman da ihtiyar devreye Güliz’i sokar ve kız tam da ihtiyarın istediği gibi delikanlıyı kendisine âşık eder. İhtiyarın deyimiyle bunun adı ‘’Keklik avıdır.’’ Güliz, amcam dediği ihtiayar’la delikanlıyı görüştürür ve bu süreçte ihtiyar delikanlının bütün etik değerlerinin altına dinamit yerleştirmeye, onu o eşsiz üslubu ve konuşmasıyla felsefesine sahip çıkmaya ikna etmeye çalışır. Delikanlı ise başta reddettiği, alaya aldığı bu adamı –Güliz’in de etkisiyle- zamanla ilginç bulmaya hatta onu sevmeye başlar. Ama işler değişir ve Güliz delikanlıya kıyamaz. İkisi bir yolunu bulup bu cendereden çıkmaya çabalarlar. Bu artık bir varoluş savaşıdır, ikisi için de… Sağduyuyla gaddarlığın, erdemle kötülüğün, düzenle düzensizliğin ve güce karşı saf iyiliğin, farkında oluşun, insan olmanın ve ne pahasına olursa olsun –hatta aşkın- insan kalmanın savaşı.
Yazar iki gencin bu konuda ne kadar başarılı olduğunu romanın sonuna saklamıştır, biz de elbette bu sonu burada anlatacak değiliz.
1980 ihtilalinin öncesinde gittikçe tırmanışa geçen anarşi, boykotlar, üniversite olayları… Kaosa sürüklenen bir ülke, politikacılar, kaleminden kan damlayan köşe yazarları, ün ve şöhret peşinde koşan tuzağa düşürülmüşler. İhttiyar’ın tabiriyle sersemler. Onun sersem tabiri de çok manidardır.
“Yetenekleri, imkânlarını ve güçlerini aşan isteklere ve özellikle tutkulara kapılmak sersemliktir.”
İhtiyar, hükmetmek için sersemlerin ne kadar önemli olduğunu ise şu cümleyle anlatıverir, yine o eşsiz üslubu ve hitabetiyle:
‘’Terazinin bir kefesinde kuvvet ve yetenek ve imkânlar, öbür kefesinde de istekler ve tutkular. İnsanlığa hükmedenler ve hükmetmiş olanlar ve hükmedebilecek olanlar bu dengesizlikten yararlanır ve bu dengesizliği körükler ve kışkırtır.’’
Kendi iblis Zekâsına hayran, aklının üstüne akıl tanımayan, gücü, itibarı elinde bir mefisto gibi tutan ihtiyarın felsefesi için yapamayacağı şey yoktur. Zaten o diğer insanlar gibi etik değerleri olan biri de değildir. Bunu, yani diğer insanlara benzemeye başladığını fark ettiğinde karısını öldürerek kendi deyimince zaaf noktasını dağlamış ve ondan sonra da asla zaafa kapılmamıştır. Bir deyimle de bu görüşünü şöyle dile getirir.
‘’SEVGi… Her türlü ve her çeşit duygu bağı. Özellikle de minnet hatta teşekkür duygusu kişiliğin teslim bayrağıdır, prangasıdır, yok oluşa yönelişidir.’’
İhtiyar, birçok incelemede düzeni temsil eden bir kurgusal karakter olarak ele alınsa da aslında onun kanlı canlı bir insan olduğuna dair ipuçları da yok değil. Ama tıpkı romandaki ihtiyar karakterinin kendisi gibi öyle görünmez hale getirilmiş ki ipuçları sizi maalesef ihtiyarın kim olduğu noktasına götürmüyor.
O zamanın Türkiye’sinde acımasız ve kuralsız da olsa her türlü hayranlığı hak eden bir örümcek ağı kurmuştur İhtiyar. Adamları ülkenin her yerindedir.
İhtiyar güçlüdür, ihtiyar gizlidir ve ihtiyar görünmezdir. Yine kendi deyimiyle perde önünde ne işi vardır onun, zira perde önündekiler sadece aktörlerdir. Ve Türkiye, anarşi ve kaosa doğru sürüklenirken ihtiyar kendini bilime ve öğrencilerine adamış genç ve parlak müderris olarak kalmıştır.
Babası bütün Osmanlı mülkünde tanınan bir şeyh olduğundan kuvveti ve kuvvetin kullanılışını daha çocuk yaşta kavrayan ihtiyarın savaş için ilkelleri de vardır. Hiçbir düzeni sevmeyen, düzenden nefret eden, erdemlerden ise tiksinen İhtiyar bu ilkeleri silah kadar hatta silahtan da önemli sayıyordu.
*Şah-Mat’a giderken piyonlar, hatta sırası gelecek atlar, filler, kaleler ve ..elbette.. vezir harcanacaktır diyerek stratejinin ana hatlarını çizmiştir. Ve devam etmiştir, bu arada ihtiyar ve bağlacını kullanmayı takıntılı derecede sevmektedir. Ve,anlaşmazlıkları çoğalt ve körükle, düşmanlıklara dönüştür.
*her şey yorum işidir. Elinden geliyorsa bir tek şey için bin yorum bul ve yaydırt.
*bencillikleri kendini beğenmişlikleri burnu büyüklüklüleri besle ve beslet.
*iyileri ve başarılıları kötület, yedirt. Kötüler ve beceriksizlikleri desteklet ve övdürt.
*zayıf iktidar ve düzenlere en verimli muhalefet yağcılıktır.
Kitap boyunca bir yandan İhtiyar’ın operasyonları, bir yandan Delikanlı’nın içine düştüğü ikilem, bir yandan Delikanlı ve Güliz arasındaki aşkı okurken İhtiyar’ın, bu karanlık ve hiçbir erdem tanımayan, aşk kelimesinden bile tiksinen bu alaycı adamın bazı söylediklerine katılmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Mesela büyük adamlara dair şu sözü kulaklara küpe olacak cinstendir.
''Büyük adam ve ün yaratma endüstrisi! Yaşaması gerekir. Sürmesi ve gelişmesi gerekir, bütün endüstriler gibi. Çünkü toplum denilen tezekten piramittin en üst katında ondan, sadece ondan ve ancak ondan beslenenler vardır. Başkentler bu oyun sayesinde kurulur ve yaşar. Çeşitli piyasalar ve para kaynakları ve borsalar da öyle.. ve unvanlar ve yağmalar ve itibarlar ve nüfuz yağmaları..''
İhtiyar’ın asıl başarılıları işine gelenler karşısında küçük düşürmek, küçük olanı da yüceltmek adına Nobel Ödülünü de es geçmeyen eleştirisiyle incelememi bitiriyor ve bu zamana kadar okumadıysanız daha fazla gecikmeden Gençliğim Eyvah’ı okumanızı tavsiye ediyorum.
''Burada Nobel’i övgüyle anmalıyım. Zıbarıp gitmeden önce bulduğu ödül yutturmacası daha önceki buluşundan, yani dinamitten bin kat yıkıcı, yıkıcı ne kelime..gerçek değerler ve gerçek üstünlükler dediğiniz pimpiriklikler için çürütücü olmuştur.''