Puan vermedi·88 syf.····Okunma: 05 Nisan 2025 16:18 Henry David Thoreau bir doğa bilinci olarak anılsa da, insanların toplumsal uyuşukluktan kurtulması yolunda somut adımlar atan nadir insanlardandır. Amerikalı bu filozof, 1849 yılında literatüre sivil itaatsizlik terimini kazandırmıştır. İnanır mısınız bilmem, Martin Luther King Jr. ve Mahatma Gandhi Thoreau’dan etkilenmiş ve Thoreau’nun fikirlerini geliştirmiştir.
1846 yılında Massachusetts Eyalet Hükûmeti, Meksika-Amerika Savaşı’nı ve kölelikle ilgili politikaları desteklemek amacıyla yetişkin erkeklerden sabit bir miktar vergi toplamaya başladı. Adına seçim vergisi (Poll Tax) denildi. Thoreau bunun federal hükümete destek anlamına geldiğini, haksız savaşların ve köleliğin bu vergiyle finanse edildiğini biliyordu. Bu sebeple vergi ödemeyi reddetti. Neticesinde hapse atıldı. Bir hayranı ya da akrabası tarafından verginin ödenmesiyle sadece bir gece kaldığı hapishaneden çıkarıldı. Vergiyi bilinçli olarak ödemediğinden, kendisi adına bu paranın ödenmesi onu çileden çıkardı. Vergiyi ödememek onun kendi seçimiydi ve sonuçlarına katlanmayı göze almıştı. Bir gecelik haksız hapis hayatından sonra ortaya Sivil İtaatsizlik (Civil Disobedience) çıktı.
“Devletin adaletsizlik yaptığı bir yerde, doğru olan, yasa dışı olmaktır.”
Thoreau, bireyin ahlaki değerleri doğrultusunda devlete karşı gelme hakkını savunur. Özellikle belirtmek gerekir ki bu itaatsizlik şiddet içermez, barışçıldır. Gandhi ve Martin Luther King Jr.’ın direnişleri de bilindiği üzere barışçıldır. Aslında bu yüzden oldukça değerli kabul edilir. Haklı ve kararlı bir direniş, kuvvet kullanma tekelini elinde bulunduran devlet mekanizmasına diz çöktürüyor. Böyle bir direnişin sergilenmesi ancak kararlı ve korkusuz iradelere sahip toplumlarla mümkündür ve saygıyı hak eder.
Thoreau`nun, dünya genelinde adalet arayışının ilham kaynağı olmuş denemesinden birkaç alıntı yapmak isterim:
“Yasa insanları hiçbir zaman daha adil yapmamıştır.”
Genellikle Rus anarşist düşünür Mihail Aleksandroviç Bakunin'e atfedilen “Hukuk iktidarın fahişesidir” sözü durumu biraz olsun özetler sanırım. Adalet kavramı tamamen vicdanidir. Sadece siyasi iktidarı korumayı amaçlayan yasalar adil midir? Belirli oligarşik yapılara başkalarının haklarını gasp etme, insanlar üzerinde baskı kurmayı yasallaştıran kanunlar, adalet kavramıyla ne kadar bağdaştırılabilir? Yasalar, kendine menfaat sağlamak isteyenlerin elinde oyuncak bir hamur gibidir. Yasanın varlığı, adaletin varlığına bir kanıt değildir.
“Tek bir yurttaşa yapılan haksızlık, tüm yurttaşlara yapılmış sayılır.”
Meseleyi yurttaş olmakla sınırlamamak gerekir. Toplumda herhangi bir bireye yapılan haksızlık herkese yapılabilir. Bir kişiye veya gruba yönelik hukuksuzluk her an hedef değiştirebilir. Bugün kanarya sevenlere yapılan insanlık dışı muameleler, yarın kediseverlere yapılabilir. Oligarşik yapı, elinde tuttuğu sopayı istediği gruba indirebilir. Grubun marjinal olup olmadığına bakılmaksızın hem de. Bu durumda ilk yapılması gereken, kanarya severleri oligarşik yapının sopası altında ezdirmemektir. Çünkü elbet bir gün sıra sana da gelir.
“En iyi devlet, en az yöneten devlettir.”
Öncelikle devleti kutsallaştırmak ve her şeyi devletten üstün kabul etmek son yıllarda kabul gören bir teori değildir. Oluşum gayet basit ve sadedir. İnsanlar bir araya gelir, kuvvet kullanma, toplum güvenliğini ve adaleti sağlama tekelini bir kuruma devreder. Bununla umut edilen kaosu önlemektir. Devletin oluşumunu anlatan en basit ifadeler bunlardır. Devlet anamız, babamız, tanrımız değildir. Devleti bireyler, kendilerine hizmet etmek için oluşturmuşlardır. Birey devlete değil, devlet bireye hizmet eder. Devletin meşruiyeti kutsallığa dayanmaz. Devlet adil ise meşrudur. O yüzden devlet ikide bir emir talimat veremez. Bireyleri keyfî uygulamalara tabi tutamaz. Sen vergini verirsin, devlet seni korur. Fazlası hem devlete hem bireye zarar.
Şeyh Edebali “Ey Oğul! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” dememiş mi? Peki ne ara “Sen öl ki, devlet yaşasın.” aşamasına geldik?
Peki Waldo, sen neden burada değilsin?