Puan vermedi·226 syf.····Okunma: 09 Şubat 2025 12:13 “Bulantı”, Jean-Paul Sartre’ın 1938’de yayımladığı eser. Varoluşçuluk felsefesinin edebi bir yansıması olan önemli bir romandır ve bu roman, insanın varoluşu sorgulaması, anlam arayışı ve özgürlük düşüncesini temel alan derin bir anlatıya sahiptir.
Neydi Bu Varoluşçuluk?
Varoluşçuluk, özellikle 20. yüzyılda yaygınlaşan bir felsefi akımdır. Bilmeyenler icin 1900-1999 yılları arasına 20. yüzyıl diyoruz. Bu düşünce sistemine göre:
İnsan doğuştan bir anlamla dünyaya gelmez, ancak kendi seçimleriyle bir anlam yaratır.
İnsan tamamen özgürdür. Ancak bu özgürlük, büyük bir sorumluluk ve bazen de sıkıntı getirir.
Hayatın somut bir anlamı yoktur: İnsan, evrenin anlamsızlığı karşısında kendi anlamını yaratmalıdır.
İnsan, kendi varoluşunu sorguladığında bir rahatsızlık, boşluk ve anlamsızlık hissi yaşayabilir. Buna "Bulantı" duygusu (yani bu günlerde herkeste olandan) diyoruz.
Sartre, bu felsefeyi "Bulantı" romanında başkarakter Antoine Roquentin’in içsel dönüşümüyle anlatır.
Romanın kahramanı Antoine Roquentin, tarih üzerine çalışan bir yazardır ve Fransa'nın Bouville kasabasında yalnız bir yaşam sürmektedir. Marquis de Rollebon adlı bir tarihi figür üzerine bir biyografi yazmaya çalışsa da, zamanla yazıya olan ilgisini kaybeder.
Roquentin, kasabadaki insanları gözlemler, onların hayatlarının sıkıcı rutinlerle geçtiğini fark eder ve toplumun ikiyüzlülüğünden rahatsızlık duyar. Eski sevgilisi Anny ile geçmişte yaşadığı aşkı hatırlar ve onunla tekrar görüşmek ister. Ancak, bu ilişki de ona bir tatmin sağlamaz.
Roquentin, bir gün parkta otururken bir taş, bir kök veya bir ağaç dalı gibi sıradan şeyleri fark eder ve birden varoluşun tuhaf ve rahatsız edici olduğu hissine kapılır. İşte burada "bulantı" olarak adlandırdığı duygu ortaya çıkar. Her şeyin sadece "olduğunu" ve hiçbir öz veya anlam taşımadığını anlar. İnsanların nesnelere, kavramlara ve kendilerine yapay anlamlar yüklediğini keşfeder. Bu farkındalık, onun için bir korku ve mide bulantısı hissi yaratır.
Roquentin, insanın aslında tamamen yalnız ve özgür olduğunu fark eder. Ancak bu özgürlük, ağır bir sorumluluk getirir. İnsan, kim olduğunu kendi seçimleriyle belirler. Dış dünyaya veya tanrısal bir varlığa yaslanarak hayatına anlam veremez. Toplumun kurallarına uymak veya geçmişe sığınmak, sadece gerçeklerden kaçış yollarıdır.
Roquentin’in yaşadığı dönüşüm, onun toplumun değerlerine yabancılaşmasını da beraberinde getirir. İnsanların kendilerini sosyal roller, iş, aşk ve alışkanlıklarla tanımladığını fark eder. Ancak ona göre bu, insanların kendilerini gerçek varoluşlarının farkına varmaktan alıkoymak için yarattıkları bir maskedir.
Romanın son sahnesinde Roquentin, yazmaya devam etmeye karar verir. Bu, onun hayata dair yeni bir bakış açısı geliştirdiğini gösterir. Dış dünyada nesnel bir anlam bulamayacağını fark etmiş, ancak kendi anlamını yaratmaya karar vermiştir.
Hayatın anlamı dışarıda bulunmaz, insan onu kendi yaratır.
Eğer insanın varoluş amacı ve yaşamda anlam arayışı üzerine düşünmek istiyorsanız (ki hiç küçük beyinlerinizi yormanızı tavsiye etmem) bu kitaba göz atabilirsiniz.