Kaybetmek, çoğu zaman bir sonuçtan ziyade bir süreçtir. İnsan, yalnızca sona ulaştığında değil, yol boyunca da kaybedebilir: bir inancı, bir umudu, bir yoldaşı... Ancak bu kayıplar çoğu zaman sessizdir; ne bir ağıtla yankılanır ne de tarihin kayıtlarına geçer. Kaybeden, çoğu kez sadece kendi iç sesiyle baş başadır. Toplum, kazananı kutsar; onun hataları bile başarı öyküsüne dahil edilir. Oysa kaybedenin doğruları bile şüpheyle karşılanır. Bu yüzden kaybetmek yalnızlaştırır; hem görünürde hem de anlamda. Ama belki de asıl yanılgı, kazanmakla kaybetmenin birbirinden bu kadar uzak kavramlar olduğuna inanmaktır. Zira bazı zaferler, insanı kendi hakikatinden koparırken; bazı mağlubiyetler, insanı kendine yaklaştırır. Kaybetmenin politikası, toplumsal belleğin kıyısında birikmiş, adı konmamış hikâyelerde saklıdır. Her susturulan ses, her görmezden gelinen yaşam, bu politikanın sessiz cümleleridir. Ve belki de en büyük kayıp, bu cümlelerin hiç yazılmaması olur. Radikal kaybeden, sistemin dışında değildir sadece; sistemin anlamını da reddeder. Onun için kaybetmek bir sonuç değil, bir pozisyondur artık. Ne kazananı taklit eder ne de kurbanın merhametine sığınır. Kendisini görünmez kılan, yalıtılmışlığının içinde bir tür özgürlüktür de aynı zamanda. Toplumun sunduğu rolleri, kimlikleri, hikâyeleri elinin tersiyle iter; çünkü hepsi, onun gözünde, bir sahne dekorundan ibarettir. Bu nedenle radikal kaybeden tehlikelidir: Tanınamaz, öngörülemez, hatta tanımlanamazdır. Onun isyanı, bir sloganın arkasına saklanmaz; sessizdir ama kalıcıdır. Geri çekilişi, bir yenilgi değil, stratejik bir bekleyiştir. Kaybedenlerin çoğu unutulurken, o unutulmayı seçer. Modern dünya, bu tür bir kaybedeni ne analiz edebilir ne de sindirebilir. Çünkü istatistikler onun yalnızlığını ölçemez, modeller onun tutarsızlığını öngöremez. O, sistemin haritalarında işaretlenmemiş bir noktadır – bir boşluk, bir tehdit, bir soru işareti. Ve belki de bu yüzden, en samimi devrim hep o boşluktan doğar. Kaybetmenin radikalliği, dışsal koşullardan değil, içsel kabullenişten doğar. Radikal kaybeden ne demek sorusunun cevabı; Bu kişi: Sistemin kurallarına göre kazanmayı artık istemez çünkü o kuralların adil ya da anlamlı olduğuna inanmaz. Yalnızca dışlanmış değildir, aynı zamanda kendi dışlanmışlığını bir direniş biçimine dönüştürmüştür. Teslim olmuş ya da edilgen bir kurban değil, kendi sessizliğini ve görünmezliğini stratejik bir konum olarak benimsemiş bir figürdür. Toplumsal normlarla bilinçli biçimde bağını keser ve bu “tecrit” içinde alternatif bir anlam, hatta bir tehdit taşır. Yani ve bence....; Nesnel kayıp yetmez: Maddi yoksunluk, başarısızlık ya da dışlanma tek başına radikal kaybedeni yaratmaz. Radikal kaybeden bir özne olarak vardır: Kendisini o konuma yerleştiren, bilinçli bir özdeşleşme anı vardır. Toplumun yaftası yetmez; içsel kabulleniş şarttır: Kendisine yöneltilen “kaybettin” yargısını içselleştirdiği ve bunu bir kimlik biçimine dönüştürdüğü anda radikalleşir. Kaybeden, toplumun dinamikleri ve güç yapıları tarafından dışlanmış olsa da, kendi iç dünyasında bir kuvvetin kaynağıdır. Sessizdir, bekler; ama bu bekleyişin anlamı yalnızca zamanın geçişi değildir. Bir fırsatın ya da gelişen bir değişimin bekleyişidir. Kaybedenin sakladığı bu enerji, birikimidir ve toplumsal düzenin gözünden kaçacak kadar büyüktür. Çünkü, radikal kaybeden bir sistemin görünmeyen yaralı noktasına dokunabilir. Burada önemli olan, güçlünün bu kaybedenin potansiyelinden duyduğu korkudur. Kaybedenin tek başına, görünmeyen bir figür olarak toplumun sistemini etkileyebilecek kadar güçlü olduğunu kavramak, hâlâ gücünü koruyanlar için tehditkar olabilir. Bu korku, çok eskiden beri var olan, ama bugün daha da haklı hale gelen bir korkudur. Çünkü toplumun dışladığı, yok saydığı bir varlık, hiç beklenmedik anlarda geri dönüp kendi sessiz devrimini başlatabilir. Bu tespit, özellikle toplumsal memnuniyetsizlik üzerine bir yorumdur. İleriye doğru gelişen her adım, çözülmesi gereken bir başka mesele yaratabilir. İnsanlar, tarihsel olarak gelişmenin, toplumsal ilerlemenin ve evrimin sağladığı somut kazanımlara karşı bir tür alışkanlık duygusu geliştirebilirler. Bu, çözülmüş sorunların artık doğal bir arka plan olarak kabul edilmesine ve bu durumun daha büyük rahatsızlıklara yol açmasına neden olur. Bu bakış açısı, bir bakıma her türlü gelişmenin ardında, hala mevcut olan acıları ve kayıpları büyütme eğilimimizi eleştirir. İnsanlık, bir sorunu çözdükçe, yeni sorunların daha görünür hale gelmesi, bir memnuniyetsizlik döngüsü yaratır. Marquard'ın belirttiği gibi, “olumsuz unsurlar daha göze batar hâle gelirler, özellikle de sayıları azaldığı için.” Bu, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde yeniden şikayet etme ve eleştirme isteğinin nasıl sürekli var olduğunu gösterir. Bu tespit, kaybedenin pozisyonunu anlamada da önemli bir anahtar olabilir. Toplum ilerledikçe, kaybeden daha görünür hale gelir, çünkü başarılar sabırla kabul edilirken, kayıplar ve eksiklikler daha çok dikkat çeker. Kaybeden, ilerleme içinde görünmez kılınan, bir çeşit sesiz protesto figürü olarak toplumun gerisinde bekler. Freud’un ölüm dürtüsü (ya da Thanatos) üzerine geliştirdiği hipotez, insanların yaşamlarına dair iki temel dürtünün — yaşama dürtüsü (Eros) ve ölüm dürtüsü — çatıştığını öne sürer. Bu teoriyi anlamak için, Freud’un burada işaret ettiği korkunç bir son ve dehşet kavramları üzerinde durmak önemlidir. Freud’a göre, bazen insanlar ölüm fikriyle yüzleşmeyi, sonsuz bir acı veya belirsizlik içinde yaşamak yerine, kesin bir son ile yüzleşmeyi tercih edebilirler. Bu düşünce, genellikle korkunç ya da acı verici bir durumdan kaçma isteğiyle ilişkilidir. Bu, örneğin, hayatta kalmak için sürekli bir mücadele içinde olan ve bir çıkış yolu bulamayan bir insanın, bu acı verici sürecin sonlanmasını tercih etmesi anlamına gelir. Yani, yaşamanın devamlılığı ve ona bağlı olan belirsizlik, kişiye bir tür yıkıcı huzursuzluk verebilir, bu yüzden ölüm bazen hayal edilse bile, bir yol olarak kabul edilebilir. Freud’un burada söylediği, bu tercihin her zaman mantıklı ya da bilinçli olmadığının farkında olmasıdır; bunun yerine, bazen ölüm, acıdan ya da belirsizlikten kaçış olarak bilinç dışı bir tercih olabilir. "Gerçek de olsa hayali de olsa" kısmı ise, ölüm düşüncesinin sadece somut bir tecrübeye dayalı olamayacağını anlatır; bazen insanlar, gerçekten ölüme yaklaşmadan bile, ölüm fikriyle, bu fikrin getirdiği rahatlamayla ya da çözümsüzlükle başa çıkmaya çalışabilirler. Freud burada, ölüm dürtüsünün bazen gerçekleşmeden, sadece bir düşünce ya da hissiyat olarak bile insanları etkileyebileceğini ima eder. Sonuç olarak, Freud’un ifade etmeye çalıştığı şey, ölümün insanın bilinçaltında sadece bir son değil, bazen de belirsizlikten, acıdan, ya da yaşamın yüklerinden kaçış olarak yer bulduğudur. Bu, insanın daha fazla acı çekmek yerine, ölümün belirli bir son olarak, bir tür "çözüm" gibi algılandığı bir psikolojik durumdur... Modern psikiyatri, özellikle nörobilim ve biyolojik psikiyatri perspektifinden, ölüm dürtüsünü kimyasal bozukluklar ve beyin yapılarıyla ilişkilendirir. Depresyon ve diğer ruh sağlığı bozuklukları gibi durumlar, beynin kimyasal dengesizlikleri ve nörotransmitterlerin işleyişindeki aksaklıklarla bağlantılıdır. Beyindeki serotonin, dopamin ve noradrenalin gibi nörotransmitterlerin eksikliği, bir kişide umutsuzluk ve ölüm düşüncelerine yol açabilir. Burada, Freud’un ölüm dürtüsü kavramı, psikanalitik bir metafor olarak kabul edilirken, bilimsel açıdan daha çok beyin işleyişindeki bozukluklar ve genetik yatkınlıklar üzerine yoğunlaşılır. Nörolojik bozukluklar, intihar düşüncelerinin ya da kendine zarar verme davranışlarının daha doğrudan açıklamalarıdır...
·
933 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Bu metinle nereye varmak istediğinizi sormadan önce okuyana birşeyler verebilme umudunuz var mıydı bilmek isteriz.
cemo
Gönderi Sahibi
Patakute (...........) bilmek ister-(iz) deki diğer kişiler kim ? Ve neden bilmek istiyorsunuz... ?? Konuya dair merakınız mı var ?... Bu yorumu buradaki herkese yapıyor musunuz. ?? Eğer öyleyse bu sizde bir huy mudur??? Falan filan bir sürü zırva işte....