Okuması ve incelemesi oldukça keyifli bir romandı. Üstüne tartışılabilecek oldukça konu var. İlk değinmek istediğim konu ise belirli kimlikler altında insanların birbirlerine karşı verdiği mücadele olacak. Romanda üç kuşağın vermiş olduğu mücadeleler mevcut. Milliyetçilik ve onun özelinde mezhepçilik, ırkçılık ve İslamofobi. Roman, günümüze kadar gettolarda süregelen bu çatışmalar ve çatışmaya taraf olan insanların bakış açısından anlatılmış . Benim gözümde canlanan, şehirde her zaman bir mücadele ya da savaş olduğu sadece bu mücadelenin başlığı, teması ve taraflarının değiştiğidir. Anlaşmazlıklar her ne olursa olsun taraflar arasında bir kutuplaşma oluyor ve sonunda çatışmalar yaşanıyor. Tarih kendini tekerrür ediyor misali.
Bütün bunlara rağmen romanda kahramanlarımız, doğuştan onların üstlerine işlenmiş kimliklere ya da değerlere karşı geliyorlar. Aslında karşı geliyorlar demek tam olarak doğru değil. Bu değerlere bağlı kalmaya çalışıyorlar ama başaramıyorlar. Ya korkuyorlar ya da iğreniyorlar. Mesela Nelson korkusundan davasından kaçıyor çünkü başka bir hayat kurma derdinde. Caroline milliyetçilik ve mezhepçilik kavgasından iğrenmeye başlıyor çünkü bu iki karakter kazananın olmayacağının farkına varıyor. Bu travmalarından kurtulmaya çalışıyorlar ama başaramıyorlar çünkü bu sefer şehri İslamofobi kuşatmış oluyor. Bu insanlara kavgaları da miras kalmış oluyor. Her ne kadar eski kavgalarını terk etmiş dahi olsalar yeni bir kavgadan kaçamıyorlar.
Nelson ve ve Caroline her ne kadar bir çıkış yolu yakalamışsalar da Yusuf o kadar şanslı olmuyor. Hiç umursamadığı bir davada kendini bir tarafa mensup buluyor. Tek hayali arkadaşlarıyla futbol oynamak ve yaşadığı bölgeye entegre olmaya çalışan bir çocuğun en azılı kavgaların birinde ortada tek bırakıldığını görüyoruz.