Kayıp Zamanın İzinde’den sonra Proust’la ilgili kaynakları okuma hırsım çok yoğun fakat bir taraftan onları oldukça yavaş bir şekilde tüketebiliyorum. Çünkü onlar bittiğinde Kayıp Zamanın İzinde’ye ikinci kez başlayacağım, evet, bu çok beklediğim bir şey ve güzel de ama o da bittikten sonra elimde Proust’a dair okuyacak hiçbir şey kalmayacak. Yani çok değişik bir çıkmazdayım. Hala elimde birkaç kaynak kitap daha var, satın almadıklarım da vardır belki. Onunla ilgili ne bulursam almaya çalışıyorum, arayışım hiç bitmeyecek sanırım. Henüz dilimize çevrilmeyen kitaplar da var tabii ki, bazıları da ona ait hatta. Yayınevleri bir güzellik yapıp onlara da el atarsa çok mutlu edecekler beni ve tabii ki tüm Proust severleri.
Edmund White kaleminden çıkan ‘’Marcel Proust, Bir Yaşam’’ Proust ile ilgili okuduğum en iyi kitap değil tabii ki, bana göre Celeste Albaret’in ‘’Monsieur Proust’’unu geçen olabilecek mi bilmiyorum. Aralarında en sevdiğim oydu.
Yine de Proust’a dair bir şeyler sunan her kitap gönlümde ayrı bir yere sahip çünkü onun hakkında çoğu şeyi bilsem bile hala beni şaşırtmaya devam edebiliyor. Mesela Joyce ve Proust’un karşılaştıklarını bilmiyordum.
‘’Joyce ile Proust bir kere karşılaştılar; o da birbirlerine tek kelime etmedikleri bir taksi yolculuğu sırasında -zaten birbirlerinin eserlerini de okumamışlardı.’’ /s.10
Başka yazarlar da var bu arada, bazılarını tanıyorsunuzdur: Mesela Woolf’un Proust hayranı olduğundan haberim vardı, onun da kitaplarını belki bu yüzden çok seviyorum.
Andre Gide’den de bahsediyor bu eser, hem de birçok kez… Bence Gide gibi birine Proust’u anlatan bir kitapta bu kadar yer verilmesi Marcelciğime haksızlık… Proust’la tanışmadan birkaç gün önce Kadınlar Okulu’nu okumuştum, fena değildi ama artık Gide okuyasım gelmiyor. Çünkü:
‘’Gide’in en büyük pişmanlığıysa, başını çektiği genç, fakat sözü geçen yayınevinin adına Proust’un büyük eserinin ilk kitabı olan Swann’ların Tarafı’nı reddetmesiydi. Gide, Proust’u yüzeysel bir dandy ve bir sosyete dedikoducusu olarak görme hatasına düşmüştü.’’ /s.10
Bu sayfada bahsedilen kısım bu kadar ama neredeyse birçok bölümde Gide’ye dair izler bulunuyor. Gereksizce bence. Gide’in en büyük hatasıysa, Swann’ların Tarafı’nı okumaya bile tenezzül etmemesiydi; bir kitabı reddetme hakkına sahip olmak için önce okumak gerektiğini düşünür insan. White, bu durumu ‘’pişmanlık’’ filan diyerek masumlaştırsa da benim gözümde Gide hiç iyi biri değil; Proust’un kahyası Celeste Albaret ile bu konuda hemfikiriz. Monsieur Proust kitabında Gide bahsi geçiyor, hatta Proust’un Gide hakkında söyledikleri de… Yani bunları okursanız belki bu tepkimi anlayışla karşılarsınız diye düşünüyorum.
Hal böyleyken ön yargılı ve kendini beğenmiş Gide’in bir kitabını okumak içimden gelmiyor. Benim Proust düşkünlüğü peki?
‘’Marcel Proust, Bir Yaşam’’ az sayfalı bir kitap olmasına rağmen Proust’un hayatına dair önemli olayları ve dönüm noktalarını baz alarak anlatıyor onu.
‘’Yakın tarihlerde İngiltere’de yapılan bir ankete göre, bir grup yazar ve çevirmen, “En çok etkilendiğiniz 20. yüzyıl romancısı kimdir?” ve “Sizce 21. yüzyılda en kalıcı etkiyi bırakacak olan romancı kimdir?” sorularına Marcel Proust cevabını vermiş. Çocuk Proust’un çaya bandığı madlen kurabiyesi, Fransız edebiyatının kuşkusuz en ünlü simgesi artık; benliğimizin derinliklerinden kopup gelen, yıllar sonra tekrar gün yüzüne çıkan hatıralarımızdan bahsederken “Proustyen deneyimler” gibi laflar ediyoruz.’’ /s.9
Bu şekilde etkileyici bir girişi olmasına rağmen yazarın edebi yönünü anlatan yanını oldukça eksik buldum, ‘’biyografi’’ türünde yazıldığı için Proust’un yaşamını anlatması gerekiyordu tabii ki. Fakat bunu yazarın özeline girerek yapması rahatsız etti beni; onun sırlarını ortaya döken bir magazin muhabiri gibi kaleme almasını hoş bulmadım.
Celeste Albaret bile Monsieur Proust adlı eserinde Marcel Proust’un eşcinsel oluşuyla alakalı hiçbir şey yazmamıştır, on yıldır onun yanında yaşayıp hem hizmetini görüp hem sırdaşı olmuştur ve tüm bunlara rağmen kendinde bu hakkı görmemiştir. Edmund White ise bu durumu üslubunu uygun bulmadığım bir tarzda ve saklı bir hazine bulmuş açgözlü bir korsan gibi anlatırken neyi amaçlıyordu acaba? Kendisi hakkında kısa bir araştırma yaptığımda onun da eşcinsel olduğunu öğrendim. Marcel Proust’u edebi kişiliğiyle değil de şahsi durumu olan eşcinselliği ile yansıtmasına pek şaşırmadım bu yüzden.
Yazarın hadsizce yaklaşımı dışında güzel bir kitaptı. Proust’un doğumundan ölümüne kadar onu Kayıp Zamanın İzinde’yi yazmaya teşvik eden çocukluğu, okudukları, etkilendiği yazarlar, ailesi, okul hayatı, askerliği, arkadaşları, sosyete toplantıları, seyahatleri, hastalığı ve daha birçok şey… Onun gözlemleri, deneyimleri ve anıları bilincinde tutma gücü ve aşkı sayesinde bu dev yapıtı okuyabiliyoruz bugün.
Bu biyografi kitabı Kayıp Zamanın İzinde’ye hazırlık niyetinde okunmamalı elbette, çünkü eserin içerisinde bu dev yapıttan alıntılar bulunuyor. Proust’un yarattığı karakterlerin gerçek hayatında kimlerden etkilenerek yazdığına şahit oluyoruz ve o dönemlerde yaşanan önemli olayların Kayıp Zamanın İzinde’ye hangi açılardan yansıtıldığına tanık oluyoruz. Bunlar gibi birçok sebepten dolayı kitabın Kayıp Zamanın İzinde’den sonra okunmasını gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu dev yapıt hayatımızda bir kere okuyup rafa kaldırdığımız bir seri olmamalı: Proust’la ilk defa bu seriyle tanışıp daha sonra tüm kaynakları elden geçirip sindirmek harika bir serüven olur; o zaman ikinci kez okunduğunda bu sefer başka bir gözle ve hazla bakacağımızdan eminim. Proust’un evrenine girdiğim o günler boyunca Kayıp Zamanın İzinde’nin sunduğu edebi hazzı hala unutamıyorum. O atmosfer bambaşka bir şeydi. Ondan sonra okuduklarım, yazdıklarım bana yavan geliyor. O tadı alamıyorum kesinlikle.
Proust severlere önerebileceğim bir kitap.
İncelememi yayımladığım platform:
instagram.com/p/DJthDBlossb/?...