Puan vermedi·416 syf.··Beğendi
···Okunma: 16 Mayıs 2025 00:19 Romanı İstanbul Üniversitesi’nde çalışan Maya’nın gözünden takip ediyoruz. Hayatı sıradan: boşanmış, ergen bir oğlu var, tek başına yaşıyor. Ne bir kahraman, ne de hayatı dramatize eden biri… Maya bir sabah, yurtdışından gelecek yaşlı bir profesörü karşılamakla görevlendiriliyor. O andan itibaren her şey değişiyor.
Bu profesör, Maximilian Wagner. İlk başta sessiz, zarif, biraz gizemli bir yaşlı adam gibi geliyor ama Maya zamanla onun taşıdığı yükün ne kadar ağır olduğunu fark ediyor. İşte o noktada roman, sadece bir kadınla yaşlı bir adamın tesadüfî karşılaşmasından çıkıyor; tarihin karanlık koridorlarında kaybolmuş bir aşkın, bir sürgünün, bir unutulmuşluğun anlatısına dönüşüyor.
Beni en çok etkileyen şeylerden biri, Nazi zulmünden kaçan Yahudi profesörlerin Türkiye’ye gelişi oldu. Bu yönüyle kitap, Cumhuriyet’in ilk yıllarına ve Atatürk’ün bilim vizyonuna dair çok değerli bir pencere açıyor. Okurken düşündüm: Biz bu insanları ne kadar tanıyoruz? Üniversiteleri, şehirleri, belki hayatlarımızı şekillendiren bu bilim insanlarının arkasında nasıl trajediler vardı?
Ve Wagner’in hikayesi… O bir aşkın peşinden sürüklenirken, biz de onunla birlikte geçmişin acılarına tanık oluyoruz. Hiç yaşanamamış, ama asla unutulmamış bir sevdanın ağırlığı, Karadeniz kıyılarında yankılanan bir serenada dönüşüyor. O serenad, sadece Nadia için değil, kaybolan bütün hayatlar, unutulan yüzler, konuşulmamış acılar için çalınıyor sanki.
Savaşlar, soykırımlar gibi büyük olaylar sadece kitaplarda, belgesellerde kalmıyor; insanların ruhlarına, hayatlarına siniyor. Kitap boyunca hissettiğim o sessizlik duygusu, belki de en çok içime işleyen şeydi. Çünkü bazı acılar anlatılmıyor, ama devrediliyor.
Anlatmak kolay değil, ama susmak da imkânsız.
Tarihin en büyük trajedilerinden biri olan Holokost’ta milyonlarca Yahudi, Nazi rejiminin uyguladığı sistematik soykırım politikalarıyla yok edildi. O dönem yaşanan insanlık dışı zulüm, hafızalara silinmez acılar kazıdı. Ne var ki, bugün İsrail'in Gazze'de Filistinlilere uyguladığı politikalar ve saldırılar, birçok insanın hafızasında benzer bir acıyı çağrıştırıyor. Mazlumken zalim olmamak, tarihsel travmalardan ders çıkarabilmek, insanlık onurunu her zaman öncelemek gerekir. Çünkü acılar birbirini meşrulaştıramaz. Nerede bir insanlık suçu varsa, geçmişi ne olursa olsun karşısında durmak vicdanın gereğidir.