Emrah Serbes ’in üslubu, gündelik dili çarpıtarak şiirsel ama sokak kokan bir mizaha dönüştürür. Küfürle aforizma, şiddetle şefkat, çocuk masumiyetiyle hayata küsmüş bir yetişkinin yorgunluğu iç içe geçer. En dramatik anlarda bile karakterin ağzından dökülen cümleler sarkastiktir, hafif alaycıdır ama altını kazıdığında derin bir hüznü barındırır.
Bu sarkastik üslup, yalın ve doğrudandır. Ama bu yalınlık, basitlikten değil; süssüz ama sezgisel bir derinlikten, bastırılmamış bir içgüdüden gelir. Serbes, çocuğun iç sesini öyle doğal, öyle sahici bir şekilde verir ki anlatımda ne bir fazlalık vardır ne de eksik bir tonlama. Mizah melankoliyle el ele; dokunaklılık ise zekice alaylarla dengelenmiştir.
Ciddi meseleleri hafife alır gibi konuşurken aslında çok derin yerlere dokunur — işte tam da bu yüzden okuru gafil avlar.
Çocukluğun saf, kırılgan, kendine has evrenini öyle incelikli ve dokunaklı bir dille aktarır ki, görünüşte sıradan bir yaz tatili anısı aslında ruhsal bir tablonun tamamına dönüşür. Serbes burada çocuğun gözünden ama çocuğun sezgisel derinliğiyle yazar; öyle ki hem komik hem iç burkan, hem naif hem hayli olgun bir dünyayla karşılaşırız. Ve bu bakış açısı, aslında yetişkinliğe dair çok şey anlatır:
Aidiyet hissi arayışı
Bireysel yetersizlikle yüzleşme
İlişkilerin ilk tohumları
Aile içi kimlik inşası
Ve her şeyin temeli olan kırılganlık.
Tüm bunlar, olağanüstü bir sadelikle, gösterişsiz bir anlatımla sunulur. Bu yüzden sahne hem içimizi gıdıklar hem de tam göğsümüzün ortasına bir ağırlık bırakır. Çünkü çocukken yaşadığımız en basit olayların bile nasıl ruhsal kırılmalar yaratabileceğini unuturuz çoğu zaman. Emrah Serbes, işte o unutulan yerden konuşur.
Bu öykülerde yazar sadece yetişkinlerin değil, çocukların da ikiyüzlülüğünü, çıkarcılığını, suskunluğunu ve yüzeyde kalmış ahlakçılıklarını çok güçlü bir biçimde gösterir. Üstelik bunu, henüz büyümemiş bir çocuğun gözünden, onun duyarlılığıyla yapar. Bu çok kıymetlidir, çünkü bize şunu fark ettirir: İnsan yalnızca büyüyünce bozulmaz. İnsan, yaşadığı evde, sokakta, okulda—yani çocukluğun “küçük” sanılan ortamlarında da bozulur. Ve o bozulmuşlukla büyüyüp, yetişkin kimliğine bürünür.
Çocuk burada sadece yetişkinlerin değil, arkadaşlarının da zaaflarını görür: Onların neye güldüğünü, neye sustuğunu, neyin peşinden koştuğunu, neyi görmezden geldiğini fark eder. Bu, yalnızca bir çocuğun arkadaş çevresine dair basit bir gözlem değildir. Bu, yarının büyüklerinin bugünden nasıl şekillendiğini gösteren çok derin bir işarettir. Yani çocuklar büyüyünce bambaşka insanlar olmazlar, sadece o çocukluk hâlleri derinleşir, sistemin içinde “daha becerikli” bir hâle gelir. O susan çocuklar, yarının sessiz tanıkları olur. O küçük çıkar hesapları, yarının yüzsüz pazarlıklarına dönüşür.
Kendimden biliyorum, çocuklar sandığımızdan çok daha fazlasının farkındadır. Kendi adıma söyleyebilirim ki, ben de çocukken insanların yüz ifadelerinden, ses tonlarından, susarken ne demek istediklerinden çok şey anlardım. Bunu kelimelere dökemezdim belki ama hissederdim. Çünkü çocuk sezgisi, henüz bastırılmamış hakikatin sesidir. Ve bu sezgiyle gördüğüm her şey, yarın olduğum kişiyi şekillendirdi. Bugün neye öfkelendiğim, neyi yadırgadığım, neyi unutamadığım, o yıllarda içimde birikenlerden ibaret. Bu yüzden çok iyi biliyorum: Çocuk, yarının habercisidir.
Ve belki de en çarpıcısı şu:
Biz bu çocuğu görmezden geliriz.
Onun söylediklerini “çocukça” bulur, geçici duygular olarak değerlendiririz.
Oysa gerçek tam tersi:
Bu çocuk, büyüyünce konuşamayacaklarımızı bugünden söyler.
Ne kadar erken fark edersek, o kadar az kirleniriz.
Belki her çocuk yaralı büyür, ama her yara aynı kalmaz.
Görmeyi bilen bir göz, duymayı öğrenen bir kalp, geçmişe bakmaktan korkmayan bir bilinç...
İşte bunlarla yeniden kurabiliriz kendimizi.
Belki geç, ama yine de mümkün.
Erken KaybedenlerEmrah Serbes · İletişim Yayıncılık · 202111,4bin okunma