Puan vermedi·504 syf.··Beğendi
· Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık romanı, yalnızca bir adamın hikâyesi değil, aynı
zamanda İstanbul’un değişen çehresinin, büyüyen binalarının, kaybolan sokaklarının ve
dönüşen insan ilişkilerinin hikâyesidir. Kitabı elime her alışımda, bir şehrin ve bir hayatın iç
içe geçtiğini hissediyorum. Mevlut’un boza dolu tepsisiyle dolaştığı sokaklar, aslında hem
geçmişin hem de bugünün izlerini taşıyor. Ve bence Mevlut’un “kafasındaki tuhaflık” da tam
olarak bu arada kalmışlıktan kaynaklanıyor: bir yandan geleneksel olanı yaşatmaya çalışmak,
bir yandan da modernleşen şehirle başa çıkmaya çalışmak.
Mevlut’un hikâyesi 1969 yılında başlıyor. Daha on iki yaşında, babası Mustafa Efendi ile
birlikte Beyşehir’den İstanbul’a göç ediyorlar. Bu göç, sadece fiziksel bir yer değişimi değil,
aynı zamanda hayatlarının da yeniden yazılması demek. Babasıyla birlikte boza satmaya
başladığı o ilk yıllarda İstanbul henüz büyümekte olan bir şehir. Mevlut’un ilk evleri, yokuşlu
toprak yolların, elektrik direği bile olmayan mahallelerin arasında yer alıyor. Bu gecekondu
mahalleleri, dönemin kentleşme anlayışının en çıplak haliyle ortaya çıktığı yerler: insanların
kendi çabalarıyla yarattığı, yasal olmayan ama yaşamsal alanlar. Boza satmak, hem
geleneksel bir yaşam tarzının hem de Mevlut’un kendini tanımlama biçiminin bir parçası
haline geliyor. Zamanla şehir büyüdükçe ve modernleştikçe, bu işin değeri azalıyor; ama
Mevlut, babasından miras kalan bu geleneğe sadık kalıyor. Diğer yandan, kentin değişen
yapısına ayak uydurmak için çeşitli işlere de giriyor: dondurmacılık, pilavcılık, kısmet
satıcılığı… Tüm bu işler, bir yandan geçim çabası gibi görünse de bir yandan da kent
yaşamının içinde “tutunma” savaşının parçaları. Mevlut’un bu şehirle olan ilişkisi sadece
sokaklarda dolaşmakla sınırlı kalmıyor. Zamanla hayatına giren insanlar, onun bu kentteki
yolculuğunu yönlendiriyor. En belirgin örneklerden biri, medreseye benzer bir yerde tanıştığı
“hoca.” Bu hoca, Mevlut’un dinî konularda kafa yorduğu bir dönemde onun aradığı manevi
boşluğu doldurmaya çalıştığı biri. Hoca, Mevlut’a “dilin niyetiyle kalbin niyeti” arasındaki
farktan bahsediyor. Mevlut’un kafasında zaten o zamana kadar bir “tuhaflık” vardı, ama
hocayla yaptığı sohbetlerde bu duygu daha belirgin bir hâl alıyor. Hoca ona: “Dil başka bir
şey söyler, kalp başka bir niyet taşır; asıl olan kalbin niyetidir,” der. Bu cümle, Mevlut’un iç
dünyasında bir yankı bulur çünkü o zaten çoğu zaman söyledikleriyle hissettikleri arasında
fark olduğunu hissediyordur. Şehirde olup bitene, insanların değişimine, yozlaşmasına anlam
veremediği her anda bu sözler aklına gelir. Mevlut’un ailesiyle olan ilişkisi de kentleşmenin
etkisini gösteriyor. Babası Mustafa, sessiz ve kendi hâlinde biridir. Onun için bozacılık sadece
geçim değil, onurlu bir yaşam tarzıdır. Mevlut da bu anlayışla büyür. Ama amcaoğulları
Süleyman ve Korkut, şehrin sunduğu fırsatları değerlendirerek zenginleşir. Süleyman siyasete
girer, müteahhitlerle çalışır, imar planlarından rant sağlar. Mevlut ise hep kıyıda kalır. Bu
farklılık, kentleşmenin sadece fiziki değil, sınıfsal bir ayrım yarattığını da gösteriyor. Bazı
insanlar bu yeni düzenin içinde yükselirken, Mevlut gibi olanlar sadece hayatta kalmaya
çalışıyor. Mevlut’un arkadaş çevresinden biri de Ferhat’tır. Ferhat, kurnaz, hayatta kalma
becerisi yüksek bir karakterdir. Mevlut’un aşk mektuplarını onun yönlendirmesiyle yazması,
sonra yanlış kıza yazdığını anlaması, büyük bir dönüm noktasıdır. Aslında bu olay sadece bir
aşk karışıklığı değil, şehir hayatında insanların ne kadar kolay yönlendirilebildiğinin, nasıl
kandırıldığının da simgesi gibi. Mevlut, bu yanlış mektuplar yüzünden Rayiha’yla evlenir.
Başta bir şaşkınlık yaşasa da zamanla Rayiha’yı sever ve aile hayatına tutunur. Ama bu evlilik
de kentleşme sürecinin ortasında, geleneksel değerlerin modern baskılarla sınandığı bir
ilişkidir. Zamanla Mevlut farklı işler yapar. Bir yandan kentteki insanlarla bağ kurmaya
çalışırken, bir yandan da onların bambaşka hayatlar yaşadığına şahit olur. Bu da Mevlut’u
gittikçe daha yalnız bir adam hâline getirir. Hacı Hamit Vuralar, Mevlut’un hizmet ettiği ama
hiçbir zaman ait olamadığı sınıfı temsil eder. Bu ailenin zenginliği ve gücü, Mevlut’un onların
gözünde nasıl görünmez biri olduğunun da göstergesidir. Bozacılık yaptığı semtler, hizmet
verdiği aileler, hep bir sınıf meselesini açığa çıkarır. Mevlut bu zenginliğin içinde dolaşır ama
asla bir parçası olamaz. O hep sokaktadır, hep dışarıdadır. Ve zaman geçtikçe Mevlut’un
çocukları büyür. Onların gözünde boza satmak artık utanç verici bir iştir. Bu da kentleşmenin
kültürel kopuşunu gösterir. Mevlut’un çocukları artık başka bir sınıfa, başka bir zihniyete
aittir. Mevlut ise hâlâ aynı sokaklarda, aynı karanlıkta, aynı ezgiyi söylemektedir.
“Kafamda Bir Tuhaflık”, Mevlut’un hayatını anlatırken bir kentin dönüşümünü, bir
ülkenin değişimini, bir toplumun sınıfsal ve kültürel çatışmalarını görünür kılıyor. Orhan
Pamuk bu romanında, Mevlut’un sade ama derin dünyasında İstanbul’un elli yıla yayılan
kentleşme serüvenini adım adım gözler önüne seriyor. Ve bunu yaparken herhangi bir
ideolojik yargıya varmadan, hayatı olduğu gibi, insanları oldukları gibi anlatıyor. Bu yönüyle
kitap, bize sadece bir karakterin hayatını değil, hepimizin içinden geçtiği, hâlâ yaşadığımız bir
süreci gösteriyor. Mevlut, yaşadığı tüm hayal kırıklıklarına, kandırılmalarına, yalnızlığına
rağmen kendine olan saygısını hiç kaybetmeyen biri. O, şehrin sürekli değişen yüzü
karşısında eskiyi, geleneği, sokakların ruhunu temsil ediyor. Modernleşen şehirde yer
bulamasa da, o hâlâ sesleniyor: “Boozaa!” diye. Bu ses, artık pek az insanın duyduğu, ama
duyanın da içini bir tuhaf eden bir ses. Bence bu, sadece bir mesleğin kaybolması değil, bir
yaşam biçiminin sessizce silinmesi. Mevlut’un çocuklarının onun yaptığı işi anlamaması,
hatta ondan utanması, bu kültürel kopuşu en net şekilde gösteriyor. Kentleşme denince
genelde yollar, binalar, altyapılar akla gelir. Ama Kafamda Bir Tuhaflık bize gösteriyor ki
esas mesele, insanların bu sürece nasıl dâhil olduğu ya da olamadığıdır. Mevlut’un hiç
bitmeyen “tuhaflık” hissi, aslında bu dönüşümün tam merkezinde yer alıyor. O ne tamamen
eskiye ait, ne de yeniye dâhil olabiliyor. Arada kalmışlığıyla, şehirle kurduğu çelişkili bağla,
aslında bu ülkenin kentleşme hikâyesindeki milyonlarca insanın ruh halini temsil ediyor.
Bence Mevlut’un yaşadığı şey sadece bireysel bir serüven değil, kolektif bir duygunun
romanı. Hepimizin geçmişle bağ kurmaya çalıştığı, ama bir yandan da geleceğe mecbur
bırakıldığı bir hayat bu. Şehir büyüyor, değişiyor, modernleşiyor ama bazı şeyleri ezip
geçiyor. Mevlut ise o ezilip geçen şeylerden biri olmamaya çalışan bir adam. Basit bir adam
gibi görünse de bence çok onurlu, çok derin biri. Çünkü modernliğe rağmen içindeki sesi
kaybetmiyor. Sonuç olarak, Kafamda Bir Tuhaflık, sadece bir roman değil; aynı zamanda
Türkiye’nin kentleşme sürecine içeriden bakan çok insani bir belge. Mevlut’un hikâyesi, o
tuhaflık hissiyle hepimizin bir yerinden temas ettiği bir boşluğu, bir eksikliği anlatıyor. Ve
belki de en önemlisi şu: Bizler de bazen Mevlut gibi, bu büyük şehirlerin içinde, her şey
olması gerektiği gibi giderken, kendi içimizde “bir tuhaflık” hissediyoruz.