Kafamda Bir Tuhaflığın arka planındaki kentleşme
Puan vermedi·504 syf.··
Beğendi
·
2025 6. kitabı
Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık romanı, yalnızca bir adamın hikâyesi değil, aynı zamanda İstanbul’un değişen çehresinin, büyüyen binalarının, kaybolan sokaklarının ve dönüşen insan ilişkilerinin hikâyesidir. Kitabı elime her alışımda, bir şehrin ve bir hayatın iç içe geçtiğini hissediyorum. Mevlut’un boza dolu tepsisiyle dolaştığı sokaklar, aslında hem geçmişin hem de bugünün izlerini taşıyor. Ve bence Mevlut’un “kafasındaki tuhaflık” da tam olarak bu arada kalmışlıktan kaynaklanıyor: bir yandan geleneksel olanı yaşatmaya çalışmak, bir yandan da modernleşen şehirle başa çıkmaya çalışmak. Mevlut’un hikâyesi 1969 yılında başlıyor. Daha on iki yaşında, babası Mustafa Efendi ile birlikte Beyşehir’den İstanbul’a göç ediyorlar. Bu göç, sadece fiziksel bir yer değişimi değil, aynı zamanda hayatlarının da yeniden yazılması demek. Babasıyla birlikte boza satmaya başladığı o ilk yıllarda İstanbul henüz büyümekte olan bir şehir. Mevlut’un ilk evleri, yokuşlu toprak yolların, elektrik direği bile olmayan mahallelerin arasında yer alıyor. Bu gecekondu mahalleleri, dönemin kentleşme anlayışının en çıplak haliyle ortaya çıktığı yerler: insanların kendi çabalarıyla yarattığı, yasal olmayan ama yaşamsal alanlar. Boza satmak, hem geleneksel bir yaşam tarzının hem de Mevlut’un kendini tanımlama biçiminin bir parçası haline geliyor. Zamanla şehir büyüdükçe ve modernleştikçe, bu işin değeri azalıyor; ama Mevlut, babasından miras kalan bu geleneğe sadık kalıyor. Diğer yandan, kentin değişen yapısına ayak uydurmak için çeşitli işlere de giriyor: dondurmacılık, pilavcılık, kısmet satıcılığı… Tüm bu işler, bir yandan geçim çabası gibi görünse de bir yandan da kent yaşamının içinde “tutunma” savaşının parçaları. Mevlut’un bu şehirle olan ilişkisi sadece sokaklarda dolaşmakla sınırlı kalmıyor. Zamanla hayatına giren insanlar, onun bu kentteki yolculuğunu yönlendiriyor. En belirgin örneklerden biri, medreseye benzer bir yerde tanıştığı “hoca.” Bu hoca, Mevlut’un dinî konularda kafa yorduğu bir dönemde onun aradığı manevi boşluğu doldurmaya çalıştığı biri. Hoca, Mevlut’a “dilin niyetiyle kalbin niyeti” arasındaki farktan bahsediyor. Mevlut’un kafasında zaten o zamana kadar bir “tuhaflık” vardı, ama hocayla yaptığı sohbetlerde bu duygu daha belirgin bir hâl alıyor. Hoca ona: “Dil başka bir şey söyler, kalp başka bir niyet taşır; asıl olan kalbin niyetidir,” der. Bu cümle, Mevlut’un iç dünyasında bir yankı bulur çünkü o zaten çoğu zaman söyledikleriyle hissettikleri arasında fark olduğunu hissediyordur. Şehirde olup bitene, insanların değişimine, yozlaşmasına anlam veremediği her anda bu sözler aklına gelir. Mevlut’un ailesiyle olan ilişkisi de kentleşmenin etkisini gösteriyor. Babası Mustafa, sessiz ve kendi hâlinde biridir. Onun için bozacılık sadece geçim değil, onurlu bir yaşam tarzıdır. Mevlut da bu anlayışla büyür. Ama amcaoğulları Süleyman ve Korkut, şehrin sunduğu fırsatları değerlendirerek zenginleşir. Süleyman siyasete girer, müteahhitlerle çalışır, imar planlarından rant sağlar. Mevlut ise hep kıyıda kalır. Bu farklılık, kentleşmenin sadece fiziki değil, sınıfsal bir ayrım yarattığını da gösteriyor. Bazı insanlar bu yeni düzenin içinde yükselirken, Mevlut gibi olanlar sadece hayatta kalmaya çalışıyor. Mevlut’un arkadaş çevresinden biri de Ferhat’tır. Ferhat, kurnaz, hayatta kalma becerisi yüksek bir karakterdir. Mevlut’un aşk mektuplarını onun yönlendirmesiyle yazması, sonra yanlış kıza yazdığını anlaması, büyük bir dönüm noktasıdır. Aslında bu olay sadece bir aşk karışıklığı değil, şehir hayatında insanların ne kadar kolay yönlendirilebildiğinin, nasıl kandırıldığının da simgesi gibi. Mevlut, bu yanlış mektuplar yüzünden Rayiha’yla evlenir. Başta bir şaşkınlık yaşasa da zamanla Rayiha’yı sever ve aile hayatına tutunur. Ama bu evlilik de kentleşme sürecinin ortasında, geleneksel değerlerin modern baskılarla sınandığı bir ilişkidir. Zamanla Mevlut farklı işler yapar. Bir yandan kentteki insanlarla bağ kurmaya çalışırken, bir yandan da onların bambaşka hayatlar yaşadığına şahit olur. Bu da Mevlut’u gittikçe daha yalnız bir adam hâline getirir. Hacı Hamit Vuralar, Mevlut’un hizmet ettiği ama hiçbir zaman ait olamadığı sınıfı temsil eder. Bu ailenin zenginliği ve gücü, Mevlut’un onların gözünde nasıl görünmez biri olduğunun da göstergesidir. Bozacılık yaptığı semtler, hizmet verdiği aileler, hep bir sınıf meselesini açığa çıkarır. Mevlut bu zenginliğin içinde dolaşır ama asla bir parçası olamaz. O hep sokaktadır, hep dışarıdadır. Ve zaman geçtikçe Mevlut’un çocukları büyür. Onların gözünde boza satmak artık utanç verici bir iştir. Bu da kentleşmenin kültürel kopuşunu gösterir. Mevlut’un çocukları artık başka bir sınıfa, başka bir zihniyete aittir. Mevlut ise hâlâ aynı sokaklarda, aynı karanlıkta, aynı ezgiyi söylemektedir. “Kafamda Bir Tuhaflık”, Mevlut’un hayatını anlatırken bir kentin dönüşümünü, bir ülkenin değişimini, bir toplumun sınıfsal ve kültürel çatışmalarını görünür kılıyor. Orhan Pamuk bu romanında, Mevlut’un sade ama derin dünyasında İstanbul’un elli yıla yayılan kentleşme serüvenini adım adım gözler önüne seriyor. Ve bunu yaparken herhangi bir ideolojik yargıya varmadan, hayatı olduğu gibi, insanları oldukları gibi anlatıyor. Bu yönüyle kitap, bize sadece bir karakterin hayatını değil, hepimizin içinden geçtiği, hâlâ yaşadığımız bir süreci gösteriyor. Mevlut, yaşadığı tüm hayal kırıklıklarına, kandırılmalarına, yalnızlığına rağmen kendine olan saygısını hiç kaybetmeyen biri. O, şehrin sürekli değişen yüzü karşısında eskiyi, geleneği, sokakların ruhunu temsil ediyor. Modernleşen şehirde yer bulamasa da, o hâlâ sesleniyor: “Boozaa!” diye. Bu ses, artık pek az insanın duyduğu, ama duyanın da içini bir tuhaf eden bir ses. Bence bu, sadece bir mesleğin kaybolması değil, bir yaşam biçiminin sessizce silinmesi. Mevlut’un çocuklarının onun yaptığı işi anlamaması, hatta ondan utanması, bu kültürel kopuşu en net şekilde gösteriyor. Kentleşme denince genelde yollar, binalar, altyapılar akla gelir. Ama Kafamda Bir Tuhaflık bize gösteriyor ki esas mesele, insanların bu sürece nasıl dâhil olduğu ya da olamadığıdır. Mevlut’un hiç bitmeyen “tuhaflık” hissi, aslında bu dönüşümün tam merkezinde yer alıyor. O ne tamamen eskiye ait, ne de yeniye dâhil olabiliyor. Arada kalmışlığıyla, şehirle kurduğu çelişkili bağla, aslında bu ülkenin kentleşme hikâyesindeki milyonlarca insanın ruh halini temsil ediyor. Bence Mevlut’un yaşadığı şey sadece bireysel bir serüven değil, kolektif bir duygunun romanı. Hepimizin geçmişle bağ kurmaya çalıştığı, ama bir yandan da geleceğe mecbur bırakıldığı bir hayat bu. Şehir büyüyor, değişiyor, modernleşiyor ama bazı şeyleri ezip geçiyor. Mevlut ise o ezilip geçen şeylerden biri olmamaya çalışan bir adam. Basit bir adam gibi görünse de bence çok onurlu, çok derin biri. Çünkü modernliğe rağmen içindeki sesi kaybetmiyor. Sonuç olarak, Kafamda Bir Tuhaflık, sadece bir roman değil; aynı zamanda Türkiye’nin kentleşme sürecine içeriden bakan çok insani bir belge. Mevlut’un hikâyesi, o tuhaflık hissiyle hepimizin bir yerinden temas ettiği bir boşluğu, bir eksikliği anlatıyor. Ve belki de en önemlisi şu: Bizler de bazen Mevlut gibi, bu büyük şehirlerin içinde, her şey olması gerektiği gibi giderken, kendi içimizde “bir tuhaflık” hissediyoruz.
Kafamda Bir TuhaflıkOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202416,3bin okunma
·
227 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Çok güzel ve detaylı bir inceleme olmuş. Şehir hayatının bize sunduğu fırsatlar ve bizden kopardıkaları bağlamındaki değerlendirmeyle; "aslında bir kimiz?" sorusu kapıyı çalıyor. Şehrin rantına ortak olan Vural ya da Vuralların adamı mı, Mevlut gibi arada kalmış, çokça ezilen ama onurlu biri mi, yoksa Ferhat gibi başta muhalif, agresif; sonra önüne top düşünce voleyi doksana takan biri mi?
b.
Gönderi Sahibi
Çok teşekkür ederim, gerçekten çok yerinde ve düşündürücü bir yorum. Aslında bir kimiz? sorusu tam da Mevlut’un iç sesiyle örtüşüyor gibi geliyor bana da. Ne tam içeride, ne dışarıda; ne tam uyum sağlamış, ne de tamamen kopmuş bir yerdeyiz. Vural’lar, Ferhat’lar, Mevlut’lar aslında aynı şehirde birbirine çarpmadan yaşayan ama aynı sessizliğe temas eden insanlar gibi. Belki de şehir dediğimiz şey, herkesin aynı caddeye farklı niyetlerle baktığı bir yer… Kimimiz köşe başı tutmak istiyor, kimimiz sadece akşamdan sabaha sessizce yürümek. Senin yorumun da bu tuhaflık hissini daha da derinleştirdi bende. Tekrar teşekkür ederim.