(Spoiler içerir)
Brandon Sanderson’dan okuduğum ilk kitaptı ve yazarın kalemini genel olarak beğendiğimi söyleyebilirim. Özellikle diyaloglar ve dünya inşasında kendine has bir ritmi var. Ancak Savaşkıran özelinde, bu potansiyelin her zaman hakkıyla kullanıldığını söylemek zor.
Kitabın özellikle 200-300. sayfalarına kadar ciddi bir tempo problemi yaşadım. Vivenna bölümleri, kişisel olarak okuma motivasyonumu düşürdü. Hatta yer yer resmen cinnet geçirdim diyebilirim. Karakterin içsel çatışmaları ve dönüşümü önemli olsa da bu kısımlar, anlatı açısından fazla yavaş ve iç içe geçmişti. Buna karşın, Siri ve Susebron’un sahneleri yüzümde sürekli bir tebessümle aktı. Siri’nin naiflikten zekaya, tepkisellikten bilinçli hamlelere geçişi çok tatmin ediciydi. Ve tabii Susebron… Nazik, güçlü, sadakatli—tam anlamıyla “mükemmel adam” arketipine cuk oturuyor.
Kitabın en ikonik karakteri ise hiç tereddütsüz Işıktını.
Mizahı, sorgulayıcı ruhu, kendini Tanrı sanmak yerine Tanrılığı sorgulayan bir karakter olmasıyla beni etkiledi. Mükemmel adam ideasının somut hâli gibi adeta. Nevi şahsına münhasır biri; hem kırılgan hem ilham verici.
Bir diğer önemli karakter, Vasher. Hikâyeye sonradan ağırlığını koyan bu gizemli savaşçıyı merakla takip ettim. Onun geçmişi, motivasyonları,Gecekanı ile ilişkisi derin ve etkileyiciydi. Ancak Vasher’ın asıl hikâyesi sonda sıkıştırılmış gibi hissettirdi—daha erken dahil olsa çok daha güçlü olurdu.
Tematik olarak Savaşkıran, güç, özgür irade, inanç ve kimlik üzerine düşündürücü mesajlar içeriyor. Bu yönüyle roman çok değerli. Ancak hikâyenin sonu, “ikinci kitap gelecekmiş ama gelmemiş” hissi veriyor. Ayrıca başlangıç bölümlerindeki durağanlık ve bazı karakterlerin potansiyelinin yeterince işlenememesi, eserin bütüncül gücünü zayıflatıyor