Bir yanda iki raket arasında fileye değmeden gitmeye çalışan yeşil bir top... Bir yanda backhand ve forehandler ile kişiye özgü vuruş stilleri.. Diğer yanda Sampras'tan Agassi'ye, Roger Federer'den Rafael Nadal'a kadar süren kültürel ve sportif bir miras... Tabii ki tenisten bahsediyorum size... Çok eski zamanlardan dünya spor literatürüne giren tenis, günümüzde geldiği noktada küresel bir hale geldi. Rekabetin asla bitmediği, her dönem yeni tenişçilerin adını duyurabildiği ve başarı için fiziksel-mental bir bütünlük gerektiren tenis, her zaman tutkuyu yenileyen ve anı yaşamanın önemini sergileyen bir spor dalı oldu. İşte yazarımız David Foster Wallace, "Sicim Teorisi" adlı kitabında tenis sporunu edebi kalemiyle birleştiriyor. Wallace'ın beş adet tenis yazısını bir araya getiren bu kitap, sporla edebiyatı bir araya getiriyor. Hayata çocukluğunda tenisle başlayan yazarımız, mental açıdan durumu el vermeyince alan değiştirmek zorunda kalıyor. İçindeki tenis tutkusu asla bitmiyor, yetişkinliğinde tenisi edebiyata katıyor ve spora kurmaca metinlerinde, denemelerinde, dergi ve gazete yazılarında, makalelerinde yer veriyor. Tenis, aslında edebi kariyerinde istediği şeyleri anlatabilmesi konusunda Wallace için önemli bir araç oluyor. Kitabında yalın bir üslup tercih eden yazar, okuyucuyla samimi bir bağ kurmaya çalışıyor; ancak bu konuda çok başarılı olamıyor. Tenis konusunda anlattıklarıyla yakın tarihe ışık tutan yazarımız, aynı zamanda gözlemleriyle ekonomik ve sosyolojik alanlarda dadeğerlendirmeler yapıyor.
David Foster Wallace anlatmaya çocukluğundan başlıyor. Çok küçük yaşlardan itibaren tenis sporuna adım atan Wallace, on iki ve on beş yaşlar arası genç klasmanda parlak bir tenis sporcusu olarak ön plana çıkıyor. Illinois'de doğup büyüdüğü kasabası ve matematiğe olan doğal yeteneği, tenis sporunu benimsemesinde etkili oluyor. Tenis kortlarını kafasında geometrik bir düzleme oturtuyor ve tenisi hızlı bir satranç şeklinde değerlendiriyor. Yaşadığı bölgenin ve bölgede gerçekleşen kasırgaların tenisin oynanışını nasıl etkilediğini açıklıyor. Diğer bir yazısında, kendisini her zaman bir tenis tutkunu olduğunu söylerken tenisçi Tracy Austin'e olan hayranlığını gizlemiyor. Buradan yola çıkarak büyük sporcuların yazdığı çok satan otobiyografiler hakkında değerlendirmeler yapıyor. Sporcu otobiyografilerinin, okurun bilincine sadık kalması gerektiğini savunuyor. Büyük sporcuların yeteneklerini ve deneyimlerini okura aktarmada yetersiz kaldıklarını belirtiyor. Tenisçi Michael Joyce üzerinden 1990'lı yıllarda erkek tenisinin Sampras-Agassi mücadelesiyle tekelleşmesine ışık tutuyor. Joyce özelinde geçirdiği bir Kanada Açık Turnuvası'nı anlatıyor. Amerika Açık Turnuvası'nı ekonomik gözlemleriyle ele alıyor. Roger Federer'i yaşayan en iyi tenişçi olarak nitelendiriyor ve onu izleme deneyimlerini okura aktarıyor.