Hayatın insana ne denli sert tokatlar atabileceğini çok defa duymuştum ama Rüzgâra Dokunmak’ı okurken bu tokatları sanki ben yedim. Rüzgâr Ulu’nun iç dünyasında gezinmek; onun korkularını, bastırılmış acılarını, özlemlerini, suskunluklarını ve bir türlü iyileşmeyen yaralarını hissetmek çok sarsıcıydı. Kendimi sık sık onun yerine koydum. Çünkü aslında bu kitap sadece Rüzgâr’ın değil, pek çok kadının, pek çok insanın hikâyesini içinde barındırıyor.
Benim için kitabın en güçlü yanı, Rüzgâr’ın iç sesiyle gerçekliğin birbirine karıştığı bölümlerdi. Bu geçişler çok başarılıydı; yazar zihinsel çözülmeyi, bastırılmış anıları ve duygusal iniş çıkışları etkileyici bir dille sunmuş. Okudukça sadece bir travma öyküsünü değil, aynı zamanda bir varoluş çığlığını duyuyorsunuz. Beni özellikle etkileyen şeylerden biri de Rüzgâr’ın “kırılgan ama güçlü” haliydi. Yaralanmışlığıyla bile hayata tutunmaya çalışması, yalnızlığın içinde bir yol arayışı... Tüm bunlar bana bazı kendi kırılganlıklarımı hatırlattı. O yüzden kitap boyunca duygusal olarak sürekli diken üzerindeydim.
Ancak yapıcı bir yorum olarak şunu söyleyebilirim: Yer yer kurgu temposu düşüyor. Bazı bölümler fazla içe dönük kaldığı için anlatımda sarkmalar oluşabiliyor. Okur, Rüzgâr’ın iç dünyasında gezinmekten bir noktada yorulabiliyor. Belki yan karakterlere daha fazla yer verilseydi, bu iç sıkışıklık dengelenebilirdi.
Buna rağmen roman çok güçlü bir anlatı. Çünkü her satırında bir hakikati dile getiriyor: İyileşmek, çoğu zaman hatırlamak kadar can yakıcıdır. Ve bazen, sadece bir kişinin “ben seni duyuyorum” demesi her şeyi değiştirebilir.
Bu kitap bana rüzgârın bile bazen bir iz bıraktığını öğretti.