Türk aydını nedir sorusuna cevap aramak için uzun bir yola çıkılmıştır. Aydın Küçük hoca aydın ibaresi kullanmasına rağmen ben Türk düşünürü demek istiyorum. Hocanın bu külliyatta bahsettiği bir kavram birden aklıma geliverdi, Türk düşünce hayatı ortaya dünya çapında bir eser çıkaramadığı için veya bir teori kendinden olmayan insanları hemen sahipleniverdi. Kimdi peki bu insanlar kendisine Rumi mahlasını alan Mevlânâ Celâleddîn-i Rumi Hazretleri bunlardan bir tanesidir. Eserlerini Farsça ve Rumça( İlk defa duyduğum bir söz Rumca eser verdiğini) ortaya koyan moğol mezalimi nden terk-i diyar edip bu günki Anadolu o günki adıyla İklim-i Rum olan diyara göç etmiş mutasavvıf, sufi ve şair birisi idi. Burada bir dipnot verilmesi gerekirse Türk olmasa da Türk düşünce hayatını etkilemiş ve Türk olarak kabul edilmiştir. Aydın Küçük'e katıldığım konulardan birisi teori olarak ortaya fikir beyan etmemiz bir yana bunun o zaman ki etkisi hem o günün insanına ve sonraki nesillere etkisi ya hiç olmamıştır ya da cüzi bir derecede kalmıştır. Bilginin etkisi o bilgiyi ne kadar çok kişiye ulaştırıldığı, o bilgiyi üretenin ve o eser'in etkisini artırması gerçeğidir. Bilgi (ilim) yitik bir malzemedir nerede olursa olsun o bulanındır hadis-i bizden önceki nesillerde olduğu gibi bu nesil içinde değerlidir. Doğu ikliminde bir Rönesans olmuş mudur? sorusu cevaplanması gereken konulardan birisidir. Türk, Arap ve Farsi olarak addedilen İslam dünyasında bir çok alım insan yetiştirmiş. Emevi Devleti Halifelerinden Me'mun ile başlayan çeviri hareketleri Süryaniler birden çok dile vakıf olmaları bu çevirilerin ilk başta kötü çeviriler ile sonrasında da vukufiyetlerini artırarak bu Rönesans ı şahsen gerçekleştirildiğini söylemek mümkündür. Batı ortaçağ karanlığında hayatını devam ettirirken Üstad Cemil Meriç'in " Işık doğudan doğar" sözünün Bilgi Doğu'dan doğmuş olarak düşünülürse antik Yunan aklını şerh etmesi tozlu raflar arasında kalan bilgiyi İslam aklının desteği ve yardımı ile gün yüzüne çıkmıştır. Burada Yalçın Küçük, kemalist düşünürler ve batıdaki müsteşrikler bu çeviri için yorumlanması olarak değil sadece çeviri olarak düşünülmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Hocanın ilginç bir benzernesi vardır bu konu ile Müslümanlar bilgiyi anlayıp, yormlayıp, üstüne kotmadığını sadece emaneti, emanetçiye iade etmişlerdir diye belirtmesi basit ve yanlı olarak gördüğünü belirtmeliyim. Bir İbn-i Sina, İbn-i Rüşd, İbn-i, İbn-i Farabi, İbn-i Razı, İbn-i Haldun, İbn-i Miskeveyh, El Biruni, Ömer bin. Hayyam, İbn-i Heysem( Optiğin Kurucu Babası) El Harezmi gibi alimler bu eserler ile karşılaştığında bu okumaları yapmaları, bunları sonra kendi düşünce dünyasına sokup şerh etmemeleri mümkün müdür. Özgür düşünceyi savunan bir bilim adamı olan yazar, konu İslam dünyası olduğu zaman kendini nakıs ve sakil bir duruma sokması akıl alır bir durum değildir. İslam'ı gerici olarak betimlemesi bu eserin her tarafına sirayet etmesi bunu da İslam kelimesi yerine "gerici, tıtucu" gibi yakışıksız ifadeleri ise işin diğer bir vahim tarafıdır. Yeri geldiği için belirtmem gerekir güzel bir söz vardır ibretlik: " Dinime dahl eden, bari müslüman olsa" diye bu vecize tam da yazar gibiler için söylenmiştir.
Türk aydını çöken bir İmparatorluğu kurtarmak için 1839 Islahat fermanı ile başlanan bu yolda bir çok hayal kırıkları ile yüz yüze gelmiştir. Düşün ve eylem korelasyonunu kuramayan bir akıl sığlıktan kurtulamaz haliyle de düzgün düşünemez. Eyleme geçemeyen hareket başarılı olamaz. Düşünen insan diğer insanlardan farkı değişikliği ortaya koyduğu için toplumda çıban başı olarak görülmesi onun başının diğerlerinden önce gitmesine sebep olur. Yeni, eskiyi ortadan kaldırmak gibi bir yola çıktığı için bu yolda galip bir mağlup olarak kendini görür. Bir işe başlayan kişi için nasıl başladığı değil nasıl bitirdiği hatırlanır. Yakup Kadri'nin bir eserinde bahsettiği gibi, " Nigar'ın nereye gittiğine değil nasıl gittiğine bakınız" dediği gibi. Türk aydını ( düşünürü) yalnız bir yolculuğunda kopma noktalarında kendini bulmuştur. Osmanlı Devleti'nin vurucu gücü olan Yeniçeri Ocağı'nın lağvı duruma girdiği zamanlarda yönetici kadro içinde olan Padişah ve şürekası ilmiye, kalemiye sınıfından yeteri miktarda destek görmemiştir. Yeniçeri( Esnaf güruhu) yeni bir sistem kurulacak denildiği zaman ( Nizam-ı Cedid için) bunun karşisinda durmaları bir yana ulema ile ittifak yapmadan veya kirli antlaşma yapmadan hareket etmezdi. Yeniçeriler ve ulema ittifak içinde olmaları onlara bir payanda ve dayanma gücü vermiştir. Yeniçeriler kendilerine dayanak aradığı gibi ulema kısmı da kendine dayanak aramıştır. Osmanlı zamanında iyi bir yere gelmek isteyen biri nüfuzlu bir kişinin kanatları altına girmeden iş yapılmayacağını bilirdi bu özellikle ilmiye ve kalemiye sınıfı için geçerlidir. Ben korunma altındayım bu yüzden başına bir il gelmez diye düşünmüştür. Ulema nasıl kendisi için Padişahı da hal etmek( görevinden almak, hatta ölüme götürecek olaylara girildiğinde ) hiç bir sakınca görmemesi, devletin hayrı için bu kararın verilmesi gerektiğini hem kendi sağlığı, hem de devletin sağlığı için karar verebilmiştir. Bu kararı vermesinde ki güçlü etkenin ismi ise, Yeniçerilerdir. Arkasında güç( destek) olmadan iç yapılmayacağını tarihi vesikalar ve yaşanmışlıklar sayesinde öğrenebilmiştir.
Üçüncü Selim Han Hazretleri'nin yeniçeriler eliyle katlı ondan sonra gelen Hükümdar olan 2. Mahmud için nelerin yapılması gerektiğini gösteren bir ibretlik vakadır. Yeniçeriler devletin bedeninde bir ur gibi her tarafı sarmıştır. Tespit bellidir, bunun için ameliyat gereklidir. Tarihimiz de Vakayı Hayriye diye geçen "hayırlı olay" yeniçerilerin lağvı veya halk arasında yok edilmesi zaman ki en büyük sorunlardan birincisi olan sorunu çözmek için asker, saray erkanı, halk ve medrese eliyle yeniçerileri ortadan kaldırmıştır. Yeni bir askeri düzene geçilmesi gerekmektedir. Yeni bir ordu, yeni bir düzen kurulması bunun için akıl ortaya koyacak münevverler lazım idi. Dünyada her an yeni bir olay ve yeni gelişmeler oluyordu. Osmanlı Devleti'nin toprak kaybetmesinin önüne geçilmesi için yetişmiş asker, yetişmiş bürokrat, yetişmiş sanatkar lazım idi. Bilim için bilimlerin atası olan tarihi iyi bilmek gerektiğini yaşananlar insanoğluna öğretmiştir. Bilim yapan insanlar gelişmeyi de beraberinde getirmiştir. Bilim toplumsal ihtiyaçlar sayesinde ortaya çıkması onun diğer her durumundan öne çıkartmıştır. Osmanlı Devleti'nin duraklama devri olan 17 yy da yaşayan Arnavut asıllı Koçi beyin hazırladığı ve tarihte de Koçi bey Risale-i diye bilinen tahmini kanaatlerini belirten eseri ortaya koymuştur. Bu kanaatler devletin iyi durumda olmadığını gösteren vesikalar olduğu için zamanın padişahı olan 4.Murad Han Hazretleri'ne sunulmuştur. Bilindiği üzere yeniçeriler devletin başına bela olduğu gibi, kapıkulu askerleri de o zaman için devletin başına bela olmuştur. Devleti yönetirken kendisine neredeyse ortak gibi görünen birisi ile koltuğunu paylaşmaktadır. Annesi olan Mahpeyker Kösem Sultandan idareyi eline almış olması ve kapıkulu askerlerini hizaya sokması ve beraberinde Koçi beyin risalesi ve aktardıkları ile 4.Murad Han rahat bir nefes o zaman için alabilmiştir. Tarihte yenilikler askeriyenin içinde gelişmiştir, bu yenilikler ülkeleri iç ve dış mihraklardan korumak için gerekli görülmesi yanında bu yeniliği istemeyen bir ordu ile karşılaştığında zaman ordu devletin başında demoklesin kılıcı gibi sallanmaktadır. Osmanlı Devleti'nin tarihte bir çok kez yaşadığı gibi ordu yeniliklerin karşisinda düşmanca tavır sergilemiştir. Münevver denilen kişilerin o zaman için saraydan da desteği olmadan ortaya koyduğu yenilikler akim kalmıştır. Münevver kişi yalnız bir yolcudur, içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehditleri ve tehlikelikeri tek başına göğüslemesi gerekmektedir. Islahat fermanı ve Meşrutiyet yönetime geçildiği dönemlerde yalnızlık kendini daha çok ortaya koyması beraberinde münevver kesimi için terk-i diyar anlamı demektir. Yeni fikirler üretilmesi için bilginin kaynağına gitmek gerekmek zahmetine girilmiş olması kendini yetiştirmesi kadar, yeni kadrolar içinde acil bir görev olarak gören münevver kesimi çok çaba göstermiştir. Yeniyi kurmak için eskinin eleştirilmesi, değiştirilmesi hatta yıkılması gerekmektedir. Sorun bellidir bunun için kendini feda edecek kimseler de vardır ve münevver kişi kendini ortaya koymaktan çekinmediğini iyi veya kötü kendisini göstermiştir.
Osmanlı Devleti'nin gücünün zirvesinde iken Kanun-i Sultan Süleyman Han Hazretleri'nin başında bulunduğu devlet ile Fransa kralıns yazdığı meşhur bir mektup vardır, Fransa kralından bahseder iken onu küçük görmesi devletin gücünün geldiği seviyeyi gösteren önemli bir nüanstır. Yükselme devrinden gerileme dönemine gidilen safhada yaşanılan yenilgiler, bu yenilgiler sonrasında kaybedip topraklar ve bunun neticesinde imzalanan bazısı lehimize, bazısı da aleyhimize olan muahedeler ( antlaşmalar) ile yaşananlar devletin nereden nereye geldiğini gösteren ibretlik vesikalardır. Fransa kralına yazılan küçümseyici sözlerden, yine Avrupa topluluğuna üyelik sağlanılan Paris muahedesi ile tarihte ilk kez ve resmen, diğer devletlerle eşit olduğunu kabul eden bir süreci kabul ediyor. Yenilgiler ders verici bir öğretmen gibidir. Ders alırsın aldığın bu ders bir daha ki karşılaştığın sorunlarda neler yapabileceğini gösterir. Osmanlı Tarhinde en büyük kırılmalardan birisi olan 2. Viyana bozgunu ile acı bir tecrübe yaşanılmış olması ders alınması gereken bu acıyı ciddiye almadığı gerçeğidir. Kıssadan hisse çıkarmak akılllı kişinin, akıllı devletlerin yapabileceği bir harekettir. Altın Orda devletini yıkarak tarih sahnesine çıkan Rus devleti yenilgilerden ders alarak emperyalist bir duruma gelmiştir. Rus tarhinde çok ilginç çar ve çariçe devleti yönetmiştir. Bu çarlardan birisi olan Çar Deli Petro ülkesini daha da büyütebilmek için yenilgiden ders almayı da bilmiş bunun yanında eğitim kurumlarının yeterli etkinlide olmadığı görmesi bunu tersine çevirmek için bir çok öğrencisini Avrupa'ya göndernesi yetişmiş aydın açığını kapatmasına yol açmış, ülkesini eşitler arasına sokabilmiştir. Tarihin tekrar tekerrür etmemesi için yenilgiden ders almak devletlerin gelişmesi açısından önemli bilgi barındırır.
Yenilik için bilime, tecrübeye ve yetişmiş insan gücü ihtiyacı olduğunu bilen 3. Selim ve 2. Mahmud ve Abdülmecid gibi padişahlar bu devleti kurtarmak için yenileşme adı altında adımlar atmış bu ülkeyi cenderenin içinden çıkarmak çabasına girmiş olmaları kısmi başarıları yaşamış oldukları lakin büyük başarısızlıkları da beraberinde getirmiştir. Devleti yıkımdan kurtarmak için atılan adımlardan az da olsa ders alan padişahlar zamanına damga vurmuş olan bazı devlet adamlarını da ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Bataklıkta da çiçek yetişir misali devletin o kötü zamanında güzel çiçeklerde açmıştır. Bu çiçekler Mithat Paşa, Mustafa Reşit Paşa, Mustafa Fazıl Paşa gibi devlet ricalinden olanlar, Namık Kemal, Şinasi edebiyat alanında kendini yetiştirmiş münevver gençlerde var idi. Yenilik, yenilikçilerin ortaya çıkardığıdır ve atik, gözü pek olmayı ister. Mustafa Reşit Paşa'nın okuduğu Tanzimat Hattı Hümayunu bir devleti kurtarmak için ortaya çıkan bir bildiri idi. Güzel bir mevkiye gelmek için çaba, emek, gözyaşı, fedakarlık, boyun eğmenin de içinde olduğu mefhumları yaşayan münevver biri veya birilerinin himayesinde kendisine basamak olduğu yeri kolay kolay unutmaz. Tarihimiz de Büyük Mustafa Reşit Paşa'da bir yerlere gelmek için hariciye de çalışmış birisi olarak ( İngiltere Büyükelçisi) angofil olarak bilinmesi meşruiyet yönetiminin olduğu İngiliz devlet yönetiminin en iyisi olduğunu bu yüzden eğer bu devlet kurtulacak ise İngiltere'nin yardımı ve yönetim biçimini de esas alanırak düzlüğe çıkılacağını öngörmüştü. Bir diğer Angofil olan Boğaz Nazırı Mahmut Efendi, askerin değişmesini istediği bunun için de boğaz askerlerine yeni kıyafet giydirmek isterken hunharca öldürülür. Yenilik iyidir, yenilik için çalışan insan özgür insandır ve bu çabası için yeri geldiğinde ölümü göze alır. Padişah bir ferman çıkardı ve bu ferman Nizam-ı Cedidtir ve bunu okuduğu için canını veren bir diğer kişi ilmiye sıfından olan kadı efendidir. Yeniliği istemek için gerekirse devletler iç savaşi da göze alır. Osmanlı Devleti için iç savaş niteliği taşıyan Nizam-ı Cedid ile başlayan Yeniçeri ordusunun kaldırılması bu oyunun ilk ayağını teşkil eder. Bu savaş yeni tezleri ortaya çıkmasına gebedir. Bunun için savaşa katılanlar ve karşı tarafında kayıpları ile birlikte ortaya korkunç ve hazin bir tablo çıkar. Bu savaşta yenilik isteyenler tarafından da kayıplar münevver kişilerin kayıpları olarak görülebilecek bir durum ile karşı karşıya kalınmasıdır. Tarihin dönüm noktaları münevverlerin kafasında kurulur. Akıllı insanların fikirleri yol gösterici olarak toplumları etkisi altına alır.
Nizam-ı Cedid'i yenilik için ortaya koyan 3 . Selim, ulema, esnaf, tüccar, sarraf, para babası olan( fenerlileri) bir kısmını yanına alan yeniçeriler yeniliğe cephe almaları, padişahın hutbede gelenek olarak okunduğu isminin geçmemesi artık padişah olarak görmediklerini göstermesi açısından manidardır. Gelişen bu kargaşa içinde Kabakçı Mustafa denilen baldırı çıplak önderliğinde başlatılan isyan hareketi içine Şeyhülislam Ataullah efendi ve Sadaret kaymakamı Köse Mustafa Paşa'nın görünmez desteği ile ortalığı savaş alanına çevirmeleri için uygun bir ortam hazırladı. Osmanlı Rus savaşının başladığı bu yıllarda yeniçeri savaşa gitmek için istekli olmaması, yenilikçilerin savaşa giden yeniçerilerin yerine Nizam-ı Cedid askerlerinin alacağı söylentisine inanan yeniçeriler savaş meydanı yerine saraya gitmeleri istediklerini 3. Selim e yaptırmaları devleti yöneten zihniyetin zayıf iradesi olduğunu göstermiş bununla beraber yenilikçilerin istedikleri olmamıştır. Ayakların baş, başın ayak olduğu yerde düzen olmaz. İrade çelik gibidir aldığı darbeler onu yıpratmı görünmesine yol açmış gibi durmasına rağmen yerinde kalmayı bilmesidir. Osmanlı Devleti'nin son dönemleri bu şekilde yaşanmıştır.
Yeniçerileri oluşturan güç olan iktidar Osmanlı Padişahlarının gücünün simgesi olarak görülmüştür. Yavuz Sultan Selim Han ı devletin başında görmek isteyen yeniçerilere dayanarak küçük kardeş olmasına bakılmaksızın ordunun desteği ile gücü ele geçirmiştir. Bir diğer Selim olan 3. Selim ise yeniçeriler karşisinda aciz ve güçsüz olarak son nefesini vermiştir. Güçlü olduğun zaman arkadan duranlar, güçsüz olduğu zaman seni dinlemez. Güç öyle bir olgudur ki önünde herkes saygı ile eğilir. 3. Sultan Selim ı tekrar tahta çıkarmak için Alemder Mustafa Paşa olarak nam salmış Rusçuk Yaranı, Silistre'den hareket ederek Kabakçı Mustafa'nın başında bulunduğu ayak takımını imha ediyor. Tarih ağlarını bir kere daha örüyor. Sultan 3.Selim ı görme arzusunda olan Alemder Mustafa Paşa, sultanı göremeden diğer veliahat 4. Mustafa "nın, Sultan Selim ı öldürmesi neticesi ile sonlanırken, bir diğer veliaht 2. Sultan Mahmud Han ise öldürmekten koruyor. Alemder Mustafa Paşa sadrazam olması veya gücü eline geçirmesi kendi pozisyonunu güçlendirmesi açışından olumlu da olsa, 2..Mahmud Han bu kadar güçlü ve kendi gücüne ortak bir kişinin olmasını istemediği için Sadrazam Alemder Mustafa Paşa'yı ortadan kaldırıyor. Osmanlı Devleti'nde gelenek olarak gelen yazısız kurala göre padişah hal eden paşalar yaşatılmıyor. Sultan Abdülaziz ve Sultan Murad'ı hal eden Mithat Paşa boğuluyor. İkinci Abdülhamid ı düşüşünü sağlayan Mahmut Şevket Paşa vurularak öldürülüyor. Alemder Mustafa Paşa ne kadar düzeni korumak için çaba gösterdi ise de canından oluyor. Yeniçeriler ile savaşmış, Kabakçı Mustafa olayını kökünden halletmiş olmasına karşın yaptığı yanlışların bedelini ödedi.
Yeniçerilerin ordu tarihi kaynakları anlatımına göre aldıkları maaş olan ulufe sistemi, isim üzerinden alınıp sarılmaları, ocak eskileri ile sermaye sahipleri bu haksız karlarına engel olduğu için zarar görmüşlerdir. Yenilik için ortaya çıkanlar, çıkar sahiplerinin zararına sebep olmaları bilinen bir gerçeklik idi. Alemder Mustafa Paşa ulufeler ile düzenleme yapması yeniçeriler için sıkıntıya yol açmış, ulema ile iş tutan yeniçeriler karşısında düşman bir grup olmasına sebep olmuştur. Yeni kurulan Sekban-ı Cedid ordusu yeniçeriler tarafından kötü görülmesine yol açan sebeplerden birisi de, yeniçerilerin yerini alması, kılık kıyafet konusunda aşırıya gitmesi ve eski yeniçerilerin ulufelerini alaması bardağı taşıran son damla oldu. Sekban-ı Cedid' e çok güvenen Alemder Mustafa Paşa başına bir iş gelmeyeceğini düşünerek sefa sürerken yeniçeriler sadaret makamını işgal ederek öldürmesi ile sonuçlanan olaylar silsilesi 2. Mahmud zamanın en önemli bir diğer olayıdır. Bu olay yeniçerilerin lağvına gidecek olayı başlatması açısından üzerinde durulması gerektiğini belirtmek isterim.
Art arda gelen yenilgiler sonrasında Tanzimat ve meşrutiyet neslinin hafızasına kötü duyguları yaşatmıştır. Ordu savaşlarda galip gelemediği gibi ordudan firar edenlerin çokluğu ise ciddi önlemlere rağmen önleyememesi durum vehametini gösteriyordu. Ordunun zaferleri payitahtta ve halk üzerinde etkisinin bilinmesi ile matuf olan devlet ordunun alacağı bir, zafer ile yaşadığı sıkıntıları bir nebzede olsa unutabiliyor olması bu durumun önemini göz önüne sermesi dayanma gücünü arttıracağı olarak addedilirdi. Birinci Dünya Savaşı'na kadar savunmada kalmasının başarı olarak görülmesi, taaruz yapılamayacağını bilinmesi başlayan yenilik hareketinin ne kadar önemli olduğunu göstermiştir. Yeni bir ordu, yeni bir toplum için, yeni toplum için de yeni ordu zorunlu olmaktadır. Osmanlı Tarihinde yeniliğin başı her zaman padişah olmuştur, alttan gelen bir yenilik olmamıştır. Halkın yenilik istemesinden ziyade vergilerin zaman ile mültezimler elinde güç olması, eşkiya takımının köy, kasaba gibi yerleri talan etmesi, mevsimlerin gösterdiği değişiklik ve akabinde kuraklık, kuraklık ile kitlesel ölümler, hayvan ölümleri, savaşa giden vatan evlatlarının boşalttığı timarlar sahiplerinin elinde bulunan arazilerin ekilememesi ve tımar sahibinin olmadığından dolayı bölgesinde yaşanan asayiş sorunları gibi olaylarla karşılaşan halk tepkisini zayıf olarak göstermesi, bu tepkinin yeniliğe kapı aralamaması halk gücünün yeteri düzeyde olmadığını gösterir. Kabakçı Mustafa, Patrona Halil gibi sergüzeşt ve eşkiya takımı gibi kişilerin etrafında kümelenen sorunlar olmuş bu kalkışmalar ise ağır bir şekilde cezalandırılmıştır. Devletler gibi insanlarda yol göstericinin olmadığı zaman yönünü bulmakta zorlanır. Türk toplumlarında ataerkil yapının kökleşmiş olması, baba karakterinin kuşatıcı olması ve yapılacak işin baba tarafından belirlenmesi diğerlerinin ona tabiî olması avantajı ve dezavantajı da beraberinde getirir. Baba yetkin ise etrafındakiler güven duyar ve diğer insanları da etrafına çeker, tam tersi durumda ise felaket ile karşı karşıya gelinir. Tarihimizde halkı alt, yönetici kesimi de üst olarak anlatmaya kalkar isek, altın, üstü etkilemesi pratikte etkilemiş, teorisi de ise etkisiz kalmıştır. Üst olarak görülen yönetim ve onun çeperinde bulunan seyfiye kalemi topluma bilgisini sunduğu ölçüde halk bilgi sahibi olur. Bilgi sahibi olan halk gücü eline geçirecek düzeye gelirse iç savaşın olacağı durum ile karşılaşılması durumunda ihtilal olması gerçeği vardır.
Türkiye aydının tarihi tepki tarihidir. Meşrutiyet aydını kendini kanıtlamak için Tanzimat aydınını kötülemiştir. Aralarında ki en büyük fark ise dine olan turumlarıdır. Osmanlı Devleti teokratik bir devlet olmasının yanında örf ve adeti beraberinde yaşatan bir yapıya sahiptir. Din olmazsa olmaz şiarıdır. Tanzimat aydını lâik düşünceyi savunan bir yapıda olması, meşrutiyetçileri kızdırmıştır. Cumhuriyet aydını için ise kendini kanıtlamak için eskide kalan meşrutiyeti kötülemiştir. 2. Mahmud yenilik için yaptıklarından birisi olan yeniçeriliği kaldırması, yeniçeriler ile birlikte bektaşiliğinde kaldırılması demektir. Bektaşi tekkeleri kapatıldı, mezar taşları bile tahrip edildi. Ulema ile mücadeleye girişen 2. Mahmud din adamlarından uzak durmayı kendine amaç edinmiştir. Bir çok badire atlatan padişah Rum patriğini de asmaktan çekinmedi. Adı " Gavur Padişah'a" çıkmasına aldırış etmedi. Ona atfedilen bir sözde: " Ben tebaamdaki din farkını, camii, kilise ve havraya girdikleri zaman görmek istiyorum " diye belirtmesi laisizm kokan bir hareketin doğuşunu ifade edebilir. Türkiye Cumhuriyeti öncesinde laisizm konuşulmuş, kısmi olarak bu söz muvahecesinde laisizmin yüzeysel olarak görüldüğü belirtilebilir. Yalçın Küçük hocaya göre Türkiye Cumhuriyeti ihtilalinden yüz sene önce bu topraklarda laisizm vardı diyebilmiştir. Bana göre ise bu şekilde değildir. Tanzimat münevverlerinin en bilinen isimleri dindar olarak biliniyor. Reşit Paşa, Ali Paşa ve Fuad Paşa, Namık Kemal, Ziya ve Şinasi Efendi gibi isimleri zikredebiliriz. Münevver eksikliği ordunun gelişmesinde kendini göstermiş olması Fransız, İtalyan, Avusturyalı, Polonyalı son olarak Alman askerî uzmanlar eli ile yenileşmeye yelken açılmıştır. Ordu demek yenilik demek, yenilik demek toplumun hepsi olmasada bir kısmının gelişmesi demektir. Yapılan yenilikler beraberinde tepkileri beraberinde getirmiş olması iradesi güçlü olan 2. Mahmud için bastırılması gereken bir durum ile anlatılmıştır. Emek olmadan yemek olmaz kablinden söylenen sözün kıymeti harbiyesi büyüktür. Yenilikçi hem kendi ile hem iç düşman ile, hem de dış düşman ile savaşır. Dostoyevski'nin eserlerinde rahat yaşayan huzur içinde amaçına ulaşmış roman kahramanı yoktur. İnsan iyiyi de ister kötüyü de hatta nefsinin arzularının hepsini gerçekleştirmek ister. Lider amacı için savaşır bu uğurda can çekişir yeri geldiğinde ise canını vermekten imtina etmez. Tanzimat ile başlayan yenileşme ve batının müdalesini ortadan kaldırmak için çabalayan devlet ricalinin işlediği süreç,meşrutiyet ile devam etti sonunda cumhuriyet ile son buldu. Kurtuluş savaşı ile başlayan Anadolu İhtilali için mücadele süreci hızla devam etmekle birlikte M. Kamal kuracağı devlet için ideoloji kurmaya başlamış olması, üstüne yüklenen bu görevin ne kadar zor olduğunu gösterdi.
Anadolu İhtilali her devrimde olduğu gibi kendinden önce olan yenilişmeyi kötülemek eski ile bağlarını koparmak istemiştir. Tanzimat Fermanı, 1.Meşrutiyet ve 2. Meşrutiyet ile başlayan Osmanlı Devleti yenileşme hareketleri toplamda yarım yüz yılı bulacak bir süreci yaşamıştır. Kamalist Devrim, on yıldan çok kısa sürdü hatta 1930 sonları gibi bitti. Devrimleri yapmak için fikir ortaya bina etmek, bu bina içinde ve çervresinde yaşam alanı kurmanın zorluğunu bu devrimi yapan önder ve şürekası defaatle ne denli zor bir sürece gidildiğini yaşayarak gördüler. 1. Dünya Savaşı arifesinde sonra dünyayı kaplayan faşizm ben ise milliyetçilik dediğim kavram muvahecesinde dünya ile birlikte Türkiye'de de revaç buldu. İhtilaller bir önceki dönemi kötüleme hastalığına sahiptir. Kamalizm ise Osmanlı Devleti'ni Tanzimat ve Meşrutiyet özelinde yermesi gerekiyordu. Eski kötü, yeni iyi, eski idare sistemi kötü, yeni idare iyi, eskiden halk reaye idi kötü idi, şimdi özgür olarak görülüyor iyi idi, eskiden teokrasi ardı kötü idi, şimdi cumhuriyet geldi iyi oldu. Eskiyi yıkan zihniyet dünyanın her yerinde kötü olarak resm edilir. Osmanlı Devleti özelinde Tanzimat Fermanı, Birinci Meşrutiyet ve İkinci Meşrutiyet, kemalizm tarafından kerih olarak görüldü devlet politikası haline getirmenin yanında tarih ders kitaplarına kadar konu edildi. Türk tarihi sadece Osmanlı ve Büyük Selçuklu Devleti'nden ibaret değildir. Geçmişi binlerce yıla dayanan kadim bir millettir. Özünü bulmak için Orta Asya kültünü ortaya çıkarmak için her zamanki gibi batılı müsteşriklerin eserlerinden yardım aldılar. Güneş Dil Teorisi gibi hiçbir dayanağı olmayan Turkomaniac hastalığına tutulan kamalizm ortaya bir ideoloji inşası kurmak istedi. Türk dilini dünyanın en saygı değer dili olduğunu kabul etmek için uğraşan devrimci zihniyet Rusya'dan gelen Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı, Zeki Veledii Togan gibi kişilerden yardım alarak milliyetçiliği bu topraklarda kök salmasına sebebiyet verdiler. Kurtuluş Savaşı'nda sonra mübadele ile birlikte Rumeli'den göçen muhacirlerin gelmesi ile rum, ermeni, yahudi göçleri de oldu. Yahudilerin önemli düşünürlerinden olan Muniz Kohen adlı kripto tip kendi vatandaşlarına söylediği bildiri de Türkçe konuşulması, Türkçe ibadet edilmesi, çocuklarınıza Türkçe isim konulması gibi o gün için devrim niteliğinde bir açıklaması olmuştur. Türk Devleti hariciye sinde barındırığı rum vatandaşları yerine batı dillerini öğrenmek zorunda kalan halet-i ruhiyeyi de acı bir şekilde yaşamıştır. Türk milliyetçisi, Türk diline hem özünü bulması açısından hem de hariciyesi için önem vermiştir. Birinci cilt için son sözleri yazarken Yalçın Küçük ve benimde kabul ettiğim yeniyi bilmek için eğer sende yok ise bilim, yabancı dil bilmenin zorunluluğudur. Yeniyi bulmak için dil bilmenin önemi geçte olsa kavramış bir milletin çocukları olarak araştırmayı, öğrenmeyi, yeni öğrendiğini meç etmeyi, ülkesindeki bilime katkı sunmayı, devletini daha iyi yerlere götürmek amacına ulaşmayı münevver için vazgeçilmez bir savaş mücadelesi olarak görüyorum. Zihniyet boş olan insandan fayda gelmeyeceğini bilen birisi olarak, zihniyet dolu olan insanlarla yaşamayı istemenin dayanılmaz bir güzelliği vardır. Vesselam..
dev