Hiç…
Kısacık ama dopdolu bir kelime, yokluğa dair.
Yargısı olumsuz olan tümcelerde eylemin anlamını bu kadar güçlendireni de yoktur hani.
“Beni “hiç” görmek istemiyordu,” gibi.
Soru tümcelerinde ise belirsiz, herhangi bir zamanı gösterir.
“Hiç ait olmadığınız bir yere mahkûm oldunuz mu?” gibi.
Tıpkı on sekiz yaşında yok olan ailesinin yasını tutamadan üniversite eğitimi için köyünden Barselona’ya, zenginliği ve kültürüyle gözünü kamaştıran anne tarafından akrabalarının evine gelen Andrea gibi.
Ancak savaş ailenin servetlerini kaybetmesine, korkunç bir yoksullukla yüz yüze kalmasına sebep olur. Andrea bir yandan okulundaki zengin öğrenciler arasında bocalar bir yandan da evde tanık olduğu şiddetin binbir tonuyla masumiyetini yitirmeye başlar.
Tıpkı Tolstoy’un dediği gibi: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.”
Karanlık bir hayal gücü ile ince mizahı birleştiren büyüme öyküsünü saf bir berraklıkla anlatan bu roman, pek çok eleştirmen tarafından yirminci yüzyılda Avrupa’da yayımlanan en önemli yapıtlar arasında sayılıyor.
İspanya İç Savaşı’nın hemen ertesinde(1936-1939), dünyanın en zor günlerini yaşadığı dönemlerde 1944 yılında, o yıl ilk kez verilen Nadal Edebiyat ödülünü “Hiç” adlı romanıyla kazanan Carmen Laforet ile selamlıyorum sizi.
Edebiyata büyük bir adanmışlıkla sadece bu zor zamanları hikâyeleştirmemiş Laforet. Hikâyesini “aile-toplum-savaş” konjonktüründen ve kendi yaşamıyla paralel olarak kendini ifade edebilen bir kadın figürü olarak İspanya Edebiyatı’nın temel taşı haline getirmiş.
Franko rejiminin ürkütücülüğünü, büyüme öyküsüyle birleştiren ve bunu kara mizahla kesiştiren romanı Elvan ile iyi ki Hiç okudum. Carmen Laforet