·220 syf.··Beğendi
···Okunma: 24 Mayıs 2025 22:17 Isherwood’un savaş öncesi Berlin anıları ile beslenen ikinci romanı “Mr. Norris Aktarma Yapıyor“. Hatta ilki, zira Isherwood ilk önce bu romanını, ardından ise daha önce okuyup beğendiğim “Hoşçakal Berlin“i yazmış.
Her ikisi roman da, Birinci Dünya Savaşı’ndan yeni çıkmış, Versailles anlaşması ile beli bükülmüş, ekonomik zorluklarla sınanan, şimdi ne yapacağını bilemeyen şaşkın Alman halkının 1930ların başındaki durumunu anlatıyor. Savaşın yıkımı bir yana, diğer yandan özellikle Almanya gibi bir sanayi ülkesinde işçiler arasında hızla yükselen komünizm, siyasi gerginliği arttırıyor. Naziler, kahverengi gömlekleri, sert tutumları ve garip bakışlarıyla sevimsiz ama zararsız çocuklar olarak görünüyorlar henüz. 1933 yılının Ocak ayında komünistlerin bir genel grev çıkaracağı korkusu, Cumhurbaşkanı Hindenburg’un Hitler’i, Katolik Merkez Partisi ile birlikte hükümet kurması beklentisi ile Şansölye -yani eski bizdeki Başbakan- olarak atamasının en önemli sebebi. 2 ay sonra, psikolojik sorunları olan bir komünist olduğu söylenen Luppe tarafından Alman meclisi Reichstag yakılacak ve Hitler’in, kişi hak ve özgürlüklerini kısıtlayan bir yasayı Hindenburg’a imzalatıp, rakiplerinin hepsini tutuklaması ve toplama kamplarına göndermesi için zemin oluşturacak.
Luppe’nin yangını neden çıkarttığı halen kesin olarak ispatlanmış değil. Ancak tarih okumaları ve sonrasında olanlar, akli sorunları olan bu komünist gencin, ülke siyasetini yeniden şekillendirmeye soyunmuş faşistler tarafından kullanıldığını düşündürüyor.
Isherwood, işte tam da bu yangını takip eden günlerde terk ediyor ülkeyi. O yüzden onun anı-romanlarında Naziler hala sevimsiz, ama zararsız çocuklar. Romanında kendisini, Berlin’de İngilizce dersi veren bir İngiliz genci olan William Bradshaw temsil ediyor. Kitaba adını veren Mr. Norris ise, roman boyunca gizemini koruyan orta yaşlı bir adam; zengin ve kaliteli yaşamayı seviyor, siyasi çevreden arkadaşları var, lüks genelevlerin müdavimi, komünist partiye yakın görünüyor ve hep gizemli ilişkiler var hayatında. Bir bakıyorsunuz, sekreteri ile sorun yaşıyor, bir yandan yurtdışından şifreli telgraflar alıyor, hatta William’dan esrarengiz bir İsviçre seyahatine katılmasını istiyor.
Anlayabileceğiniz gibi, o günlerin hızlı değişen gündemi içinde geçen bir casusluk hikayesi bu. Isherwood’un Berlin’de yaşadığı dönemde şahit olduklarından besleniyor. Ancak Isherwood’un yazım tarzı, hikayenin merak uyandıran bir casusluk hikayesi olarak sunulmasına izin vermiyor; zira yazarı tercihi bir nevi tarihsel tanıklığı kağıda geçirmek. Dolayısıyla iyi bir gözlem yeteneği ve net bir anlatım içeren, ama içinde kurguya çok az yer verilen bir romanla karşı karşıyayız. Bu tarz, Isherwood’un dönem tanıklığını değerli kılsa da, okuyucu için cazibesini azaltıyor.
Hoşçakal Berlin“ daha renkli, daha coşkulu bir romandı. Bu ilk romanı, bir nevi hazırlık aşaması olarak tanımlamak lazım belki de. Okumayı düşünürseniz, Hoşçakal Berlin“den önce okumanızı tavsiye ederim.