Puan vermedi·128 syf.····Okunma: 26 Mayıs 2025 13:13 Yoksa öğrenilmesi gereken bir beceri mi?”
Erich Fromm’un Sevme Sanatı kitabını okuduktan sonra bu soru, zihnimde yankılanıp durdu. Sevginin bu kadar konuşulduğu, idealize edildiği ama bir o kadar da yanlış anlaşıldığı bir çağda yaşıyoruz. (Bkz. 2024 yılında 186 bin kişi boşanmış) Fromm, tam da bu noktaya parmak basıyor: Sevmek, içgüdüsel değil; bilinçli bir eylem. Bu, düşününce hem umut verici hem de biraz ürkütücü. Çünkü eğer sevgi gerçekten bir sanatsa, yalnızca hissetmekle olmuyor. bir çaba bir emek gerektiriyor. Ama evet bu kadar mutsuz ve umutsuz ilişkilerin olduğu bir çağda bir şeyleri yanlış yapıyor olmalıyız bu doğal ve olağan olamaz, olmamalı.
Fromm’un yaklaşımında beni en çok etkileyen şey şu oldu: “Sevgi, vermektir.” Modern dünyada sevgi, genellikle bir alışveriş gibi yaşanıyor. Sevdiğimizi sandığımız şeyin çoğu zaman, karşılık beklediğimiz bir sahiplenme, bir doyum, bir kimlik tamamlama çabası olduğunu ifade ediyor. Yani aslında, sevilmeye çalışıyoruz, sevmeye değil.
Fromm, sevgiyi beş temel başlık altında inceliyor: kardeşçe sevgi, anaç sevgi, erotik sevgi, kendini sevme ve tanrısal sevgi. Bu sınıflandırma oldukça sade ama bir o kadar da çarpıcı. Ama en çarpıcı kısmı kendini sevme meselesiydi çünkü bizim toplumumuzda kendini sevme ayıplı bir hal, kusurlu bir düşünce gibi gösterildiğinden midir ? yanlış anlaşıldığından mıdır ? ya da anlatılmadığından mıdır bilmem becerebilenimiz çok az. Kibirle, kendini sevmek arasındaki farkı o kadar açık ve anlaşılır bir şekilde ifade etmiş ki ''kendini sevme''nin önemini net bir şekilde idrak ediyorsunuz. Tabii ki uyarıyor! kendini sevmeden başkasını sevmenin mümkün olmadığını söylerken, bunu kibirle karıştırmamamız gerektiği konusunda.
Toplumsal eleştirileri de gayet güzel. Kapitalist düzenin insanın nasıl birer tüketiciye çevirdiğini anlatıyor. ki bunu uzuuun zaman önce fark etmiş acaba şu an görse ne düşünür. Tabii ki bunu da sevme eylemi ile harmanlayarak bize sunuyor her bir bireyin pazar nesnesi konumuna geldiğini ve aynı mantıkla aslında sevmek, sevgi değil de onu da ihtiyacımız doğrultusunda tüketilen bir şey haline geldiğini vurguluyor. bu noktada Otomat benzetmesini sık kullanıyor ve gayet yerinde :)
Sonuç?
Sevme Sanatı, bana “nasıl sevilirim?” sorusunun değil, “nasıl sevebilirim?” sorusunun daha önemli olduğunu gösterdi. Yazarımınız cevap kaygısı yok ve net olarak bir cevap sunmuyor. Ama bize doğru soruları sorarak, doğru sorunları anlatarak, en azından düşünmeye sevk ettiği kesin. Zaten belki de mesele, her zaman cevaba ulaşmak değildir. Bazen cevap, sürecin kendisidir.