9/10
·672 syf.··
2025 44. kitabı
Türk münevveri eylem gücü gerçekte nedir sorusu tarihte çok az araştırma konusu olmuştur. Yaşadığı dönemi bütün yönleriyle ele almak içte ve dış dünyada konjonktürel olarak hangi pozisyonun almışlar, dönemi için iyi ve kötü denilecek işler içine girmişler midir diye yine bir soru daha soru zihinlerimizi çalıştırmak için anlamlıdır. Tarihimizde 31 Mart Vakası için bir çok münevver "irtica" olarak görmüşlerdir. İrtica kelime anlamı eskiyi istemek olarak anlamlandırırlır lakin eskiyi istemek Meşrutiyet ve Cumhuriyet münevveri için irtica demek gerici yani İslam'ı demek istemişlerdir. Meşruiyet içinde ülkenin kurtulması için batının ilmini almanın yanında köklerinde olan İslam'dan kopmak istemeyen büyük bir çoğunlukta var idi. Siyasi arenada Ahrar partisin yanlıları ile İttihat ve Terakki Fırkası arasında devam eden sözlü, filli ve faili meçhul cinayetlerin olduğu olaylar etrafında dönen bu sarmal şeriat isteyenler ile sözde serbestliği isteyenlerin mücadelesi çerçevesinde irtica yani gerici veya şeriatçı süsü verilerek anlatıldı. Yönetimi elinde tutmak isteyenlerin savaşın adıdır 31 Mart Vakası. Dil bir toplum için önemi düşünce biçimini etkiler. Konuşulan dilde karşılığı olmayan bir kelimeyi devlet başka devletin kelime hazinesinde bulunan kelimeyi almakta mahzur görmemiştir. Türk milleti göçebe bir millettir. Dilinin bu çerçevede gelişmesi olağandır. İbn-i Haldun'un siyasi-sosyolojik olarak belirttiği anlatımında yerleşik hadari)düzende yaşayan milletler, göçebe( bedevi) olarak yaşayanları etkilemek ile kalmaz onları yerleşik düzene dönüştürür diye belirtir. Türkçemiz de "kanun" diye bir kelime vardır. İnsanlara bu kelimenin etimolojik olarak nereden türediği sorusunun sorulması durumunda bir çoğu ya bilmeyecek ya da aklında bulunan cevabı doğrunya da yanlış cevaplayacaktır. Kanun sözcüğü Arapça "ḳānūn", قانون "yasa" sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Eski Yunanca aynı anlama gelen "kanōn", "κανων" sözcüğünden alıntıdır. Türkçe kelime hazinesinde olmayan bu sözcük Eski Yunan'dan, Araplara oradan da dilimize geçmiştir. Emevi Devleti'nin kurduğu Beytü'l Hikme ( Hikmetler Evi) olan bu kurumun ortaya koyduğu çeviri çalışmaları farklı toplumlar ve kültürler olan Arap,Yunan, Süryani etkileşimi ile bilime katkısı sayesinde Arap dilinde olmayan bir kelimeye kendi diline almış bunda da herhangi bir beis duymamıştır. Bu çeviriler dünya medeniyetini geliştirmiştir. İslam Rönesans'ın yaşandığı bu dönem iki, üç yüzyıl sonra batıda uyanışa sebep olmuştur. Dillerin, dilleri vardır bu da öğreticidir. Öğrenmek isteyen ve öğretmen olan kişiden insanlığa zarar gelmez. Düşünmenin yolunu bulmak ve onu bulduktan sonra sende olmayanı tamamlamak senin özelinde kendini ve etrafındaki insanlarla etkileşimini arttırır. Bir zincir misali toplumun bir çok halkası ile bağlantı kurulması toplumu geliştirir. Ayrıca bilim kötünün olduğu yerde çiçek açmaz, her ne kadar batalıkta da sümbül yetişse dahi başka bir çiçek yetişmez. Toprağın münbit olması gerekir. Osmanlı Devleti'nin yıkılmasına giden süreçte Kurtuluş için reçete aranırken yıkılmayı nasıl engellenebilir diye düşünen münevverler çok uzağa gitmesine gerek kalmadan batı dünyasına doğru yelken açmıştır. Kanun-i Sultan Süleyman ile başlayan Kapitülasyonlar ve Fransa Devleti ile geliştirilen ilkeler doğrultusunda aranan çarenin o günkü ilaçı Fransa'da olduğu kanaati belirdi. Osmanlı Devleti gücünün doruğunda iken dış dünyayı pek önemsememiştir. Güç ve kudretin olduğu yerde eksiklik aranmaz, zayıf olan güçlü olanın çekim gücüne girer. O günkü zayıf Avrupa devletleri, Osmanlı Devleti'nin ihtişamını ve gücünü öğrenmek için bir çok hariciye mensubunu göndermiştir, olması gereken de süreci işlemişler. İbn-i Haldun'un meşhur eseri Mukaddimesinde insanın nasıl çoçukluk, gençlik ve ihtiyarlık gibi süreçlere matuf olması gibi devletlerinde bu süreçlere tabiî olması gerektiğini açık bir dille ortaya koyar. Osmanlı Devleti ihtiyarlık( gerileme-çöküş) evresinde olması hasebiyle bu çöküşü durdurmak için çareler aramıştır. Bunun için Avrupa'ya gidecek kişiler belirlenmiştir. Bu kişinin adı Yirmisekiz Mehmet Çelebidir. Fransa’ya hareket etmeden önce, Viyana’ya elçilikle giden İbrâhim Efendi’nin maiyetinden birinin kaleme aldığı risâleyi okuyarak bilgi edinmesi gerektiği ayrıca kendisine elçiliğik ile ilgili bir tâlimatnâme verildiği bilinmektedir. Bu tâlimatnâmede, “hizmet-i siyâsiyyesinin haricinde Fransa’nın vesâit-i umrân ve maârifine dahi lâyıkıyla kesb-i ıttılâ ederek kābil-i tatbîk olanlarını takrir etmesi” üzerinde durulmuştu. Fransa neyi, niçin, nasıl, nerede, ne zaman, yapmıştı bu seviyeye gelebilmek için bunun gayri nizamnamesi ortaya konulacaktı lakin istenildiği gibi bir bilgi ( lahiya) ortaya çıkması. Kaht-ı rical durumu burada da kendini gösterdi. Bilgi yitik bir maldır, bunun için Çin'e gidileceğini söyleyen bir ümmetin evlatları olarak, oraya giden kişinin akıl muavenesinin de ikmal edilmiş olması elzemini bilecek akil adam yoksunluğunu da bu devlet çekmiştir. Sonuç iyi olmamış, beklenen netice bir başka bahara kalmıştır. On dokuzuncu yüzyıl dünya özelinde devletler açısından ve özellikle Osmanlı Devleti için kendine duyduğu güvenin azaldığı bir dönemi yaşatmıştır. Yokluk bazen devletlerin ayağa kalkmasına sebep olur. Var olana ulaşmak için bazen senin elinde olmayanın farkına varılması gerekir. Ben, biz ne yapmalıyız soruları insanın aklına bu yoklukta gelir. Bu yüzyilda değişik ideolojiler ortaya çıkması, devletin de bir ideoloji ortaya koymasını gerekmiştir. İnsanlara bir umut vaad etmek bunun etrafında kenetlemek için ortaya fikirler atımıştır. Avrupa'da 19. yüzyılın genel hatlarıyla Almanya'da idealist felsefenin, Fransa'da sosyalist düşüncenin, İngiltere'de iktisat teorisinin gelişip güçlendiği zamanlar olarak belirtilmesi yanlış olmaz. Felsefede romantik düşünce, idealizm, materyalizm, realizm, rasyonalizm, tarihselcilik, pozitivizm bu yüzyılda ortaya çıkmıştır. Osmanlı Devleti'nde ise bugüne kadar adı konulmamış bir ideoloji ortaya çıkışına sahne olan Türkçülük akımı tutulacak bir dal olarak çaresizlik içinde doğdu. Tanzimat Devri içinde doğan bu ideoloji edebiyat akımı içinde kendine yer buldu. Türkçülük akımı Ahmet Vefik Paşa'nın eserinde Türk'ün, Türk'e söylediği darbı meselleri aktarması açısından nirengi noktası olması üstüne düşündürücü etki yapmıştır. Birkaç örnek vermek gerekirse "Türk atına bindim, bey oldum sandım. ", Türk olana şehir içi zindan gelir,. ", " Türk'ün aklı sonradan gelir. ", " Türk danişmend olur, adam olmaz. " gibi kinayeli sözleri barından eser Türk'ün kötü yanlarını ortaya koyar. Aşık Paşa, " Türklere her kız gönül akmaz idi/ Türk dahi bilmez idi bu dilleri/ diye üzüntüsünü beyan ederken, Şair Baki ise " Ey hoca, Türk'ün başı babadır " diye belirtir. Yeniilik isteyen Dördüncü Murad ve Koçi Bey'in belirttikleri vardır. Koçi Bey tedbir alınmazsa tımar ve zeamet gerektiği gibi hak edene verilmesi kötü durumda olan devlet için sonucu ile olmayan duruma sokar diye belirtir. 2. Mahmud zamanında da Koca Sekbanbaşı yeniçeriliğin bozulmasının etkenlerinden biri olarak gördüğü Türkmen ve Kürt hırsızlardan bahseder. Çöküş sadece Türkmenlere ve Türk'ün saray etrafında güç apardığı değildir. Her dilden, dinden, ırktan olan kişileri barından devlet içinde kötü düşünceye sahip insanlar gibi iyi düşünceye sahip insanların da mevcudu gerçeği ortadadır. Tek suçlu aramak korelasyon kurmak için yeterli değildir. Birden fazla suçlu vardır bunlar tüm çıplaklığı ile ortaya konulmuş olması sorunun bir kısmını gösterir zira hepsini görmek için teoriyi belirttikten sonra pratik için harekete geçilmediği zaman kendini gösterir. Türkçülük bu dönem için amaç olarak görülmüş ama araçsallaşmıştır. Türkler, yüksek devlet görevlerine, cok uzun bir süre gelemiyorlar. Yeteneksizliklerinden mi? Söylemek zor çünkü daha belirgin ve kesin bir engel var. Tarihçi Osman Nuri Ergin'e göre bu engeli de yazıyor ve şöyle belirtiyor: "Türk unsuru o devirlerde biricik yüksek memur ve meslek mektebi olan Enderun giremeyince, saray hizmetine kabul edilmeyince bunlar arasında yüksek makamları, sadaret mevkilerini işgal edenler bulunamayacağı kadar tabii ne olobilir". Türkler yalnızca yeniçeriliğe ve yüksek kamu hizmetlerine değil memur yetiştiren okula da alınmıyor. Türkler, kendi kurdukları devlette, kamu görevine alınmıyorlar. Son derece ilginç olduğunda hiç kuşku yok. Bu konuyu özetlemek gerekirse ilginç, düşündürücü olarak hafızalarda yer ediniyor. Devlet erkinde görev alabilmek için alaylı olduğu kadar, daha önemlisi saraylı ( Endurun) olmak görev basamaklarını hızlı tırmanma anlamına gelirdi. Türkler tarihin belirli evrelerinde yönetici oldukları kadar esir hayatı da yaşamış bir millettir. Asya steplerinde iken güçsüz durumda Çin'e bağımlı yaşıyor. Araplar ile karşılaştıkları zamanda da o kadar güçlü bir konumda yer almıyordu zira Çin Devleti biliniyor Arap Devleti bilinmektedir. Doğan Avcıoğlu'nun belirttiğine göre 700'lı yıllarda Çin imparatoruna şöyle yazıyor: " Buhara emiri atalarınızın çiğnediği toprak ve çayırlar kadar kölenizim, son zamanlarda Arap istilacıları ( mücahitleri) istila ve yıkımlarından acı çekiyoruz, topraklarımızda huzur yok, bu sıkıntı ve güçlükten kurtarmanızı diliyoruz. Ayrıca beraber hareket eder isek Arapları yenebiliriz yoksa Araplara bağımlı hale geliriz. " beyanı o zamanki Türkler için farklı bir yol çizmişlerdir. On dokuzuncu yüzyılda Türkler için bağımsızlık büyük bir devlete sığınmak olarak görülüyor. Yalçın Küçük hocanın ilginç saptamalarından birisi olan Türklerin ve Türk münevverlerinin kendisine güvensizliğinin altında yatan sebebin Arapların kültürel ve ideolojik hegomanyası altına girmesine bağlar. Osmanlı Devleti kendi bünyesinde olmayan bir başka devletin işleyiş düzenini kendisine almakta bir sakınca görmemiştir. Fuad Köprülü Hoca'nın derlediği Osmanlı Devleti'nde Bizans Etkisi adlı çalışma bunu çok iyi bir şekilde izah etmiştir. Osmanlı Devleti Farsi dünya İle aynı topraklarda yaşamış olması ve Farsi aleminden etkilenmiş olması olağandır. Osmanlı Devleti'ni yönetenler Farsça bir kelime olan " Padişah, Abdest, Endiyşe, Harab, Revan, Dar, Tahsildar, Veznedar, Kindar, Manidar, Kazazede, Afetlere" gibi kelimeleri kullanmış olması bizleri Farsi yapmaz bilakis zenginliğimiz olarak görürüz. Kamalist histografyacılarının hastalıklı dimağları dini benimsemiş olmaları materyalist bakış açısına sahip olmaları özelinde Hristiyan-Yahudi aklının dünyaya İslam'ın kerih olduğunu pımpalamasına bununda diğer devletlerdeki iş birlikçiler sayesinde dermeyan edilmesi gerekliliğini ortaya koymuş olmasındandır. İlim, din ile dünya sahnesine çikmiş olması sonrasında gelişen olaylar ile beraber din, ilmin önünde bir engel teşkil ettiğini öne süren batılı ilim adamları dinin( hristiyanlığın) özgün olmadığını, dinin özgürleştirimesi gerektiğini mümkünse vicdanlarda kalmasının dünya için daha iyi olduğunu belirtmekten kendilerini alamamıştır. Din eşittir gericiliktir, gericilik insanoğlunu ileriye götürmediği gibi bütün sıkıntılarında kaynağını teşkil etmesi diğer ideolojilerin çıkmasına zemin hazırlamıştır. Ateizm, agnostisizm, deizm bunlara örnek olarak verilebilir. İslam veya Araplaşmak, Türklerin bünyesini zayıflatmış olarak gören faşist kamalizm, İslam dinini değilde Hristiyan dinini seçmiş olunması durumundaki Türkler, Hristiyanlık sayesinde kötü durumda olsa idi bunu bu kadar rahat ileri sürebilir miydi?. Türkler bilim alanında kutsal kitap olarak, Arap metinlerine bağlı kaldılar. Medreseler de Arap metinler okutuldu ve değer gördü. Osmanlı münevverleri Arap metinlerine tamamen bağlı kalmadılar Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerinin kurduğu Sahn-ı Seman medresleri (bu zaman ki karşılığı üniversite) klasik Arapça metinler( fıkıh, akaid, tefsir, siyer) yanında fen bilimleri olan tıp, mantık, cebir, astronomi, mimarlık alanında da ders vermiştir. Yalçın Küçük hoca tassaubi şekilde Arap demek Türk'e ikinci insan muamelesi yapan kişi demektir. Bu tassaubi hastalığa Emevilerin Arap olmayanları ifâde ettikleri terim ile ortaya çıktı bunun adına da "Mevali" denildi. Peki tam olarak " Mevali" ne demektir: Mevâlî, terim anlamında ilk İslâmî fetihlerin ardından kendi istekleriyle müslüman olan, çoğunluğunu doğuda İranlılar ve Türkler’in, Kuzey Afrika ve Endülüs’te Berberîler’in, Mısır’da Kıptîler’in oluşturduğu gayri Arap müslümanları ifade etmek üzere kullanılmaya başlanmıştır. Emevilerin İslamın emrettiği şekilde " Müslümanın, müslümana üstünlüğü ancak takvadır" hadis-i şerif ile belirtilmiş iken sapkın emevi aklı bunu değiştirmek için çaba göstermiş, kendinden olmayanı ikinci sınıf vatandaş olarak görmüş olması bu vatandaşları devlet erkin'den ziyade ya asker, ya çiftçi, ya da tüccar olarak görmesine sebep olmuştur. Osmanlı ve Türk münevverleri kendi kendisini Arap kaynaklarından öğrendiği safsatasını öne süren yazar Türk'ü ve Türk'e hakareti bu kaynaklardan doğduğunu ve bununda buradan yayıldığını öne sürüyor. Büyük İslam alımı İbn-i Haldun sosyoloji tarihinin bilinen ilk kurucusudur. Wikipedia denilen baş ucu kaynağına göre ve bizdeki illeti düşünceye sahip kamalizm e göre de bilimin kaynağı Hristiyan-Yahudi aklıdır. Yine wikipedia ya göre ise sosyolojinin kurucu babası Agust Comte denilen Fransız yazardır. Bir bilim olarak sosyoloji 19.yy'da özellikle Batı Avrupa toplumlarında meydana gelen önemli siyasi, sosyal, ekonomik ve entelektüel gelişme ve değişmelerin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. İslam alımı İbn-i Haldun ise sosyolojiyi bilim haline getirmiş olması ve bilimin ilk nüvesini ortaya koymuş olması değerli ve önemli bir iş yaptığını göstermiştir. İbn-i Haldun Dünya ve İslam düşünce tarihinde tarih, sosyoloji, ekonomik, siyaset ve coğrafya gibi birçok alanda önemli çalışmaları bulunan dönemini önemli ölçüde yansıtan ve bilgi veren İbn Haldun döneminin önemli bir şahsiyetidir. İbn Haldun, döneminin toplumsal, siyasal ve ekonomik birçok açıdan yaşanılan olayları, koşulları ve durumları ayrıntılı bir şekilde kitaplarında yer vererek nasıl bir dönem olduğu hakkında detaylı bilgi edinilmesini sağlamıştır. 14 yy'da yaşamış olan İbn-i Haldun, Agust Comte'den beş yüz yıl önceden yaşamış ve yaşadıklarını dünya sahnesine vazıh bir şekilde sunmuş olması insanlık için önemli ve değerlidir. İbn-i Haldun'u Araplar, Türklerden çok sonra kavramış ve anlamaya çalışmıştır. Osmanlı münevverlerinden bazıları İbn-i Haldun’u kaynak olarak kullanmaları, Kâtip Çelebi’den Naîmâ’ya, Taşköprülüzâde’den Cevdet Paşa’ya çok sayıda Osmanlı düşünürünün İbn Haldun’a ve eseri Mukaddime’ye yaklaşımlarını ele almışlardır. Yalçın Küçük'e göre İbn-i Haldun çaresizliği vaaz ediyor, gelişmemeye mahkumiyeti, ataleti öğütüyor, ölüm eşiğine gelmişcesine düşündüren, yavaş yavaş kenara atılmayı bekleyen gibi düşünceye sahip olması üzerimize ölü toprağı serpmek anlamına sahiptir. İbn-i Haldun'u anlamak için dönemini anlamak gerektiğini bilmemek okumuş cahillik ile anlaşılabilir. Onun yazdıklarını, ütopik bir dünya kuran kimi düşünürlerden bu bakımdan büyük farklılık gösterir. Mukaddime’yi değerli kılan da zaten hayatın içinden, gerçek tecrübelere dayalı bir kişinin getirdiği öneriler ve düşüncelere sahip olması değerini kat kat artıran bir durumdur. Bilim adamı özgür, hür ve irade sahip olmasının onun bir ütopya kurmasına yardımcı olduğu gibi, ütopik bir dünya tasavvuru kurmasından önce gerçekçi olmanın insan ve toplum üzerine etkisi daha fazla olur. İbn-i Haldun bu kadar kolay anlatılabilecek birisi değildir. Osmanlı Sadrazamanı olan Prens Said Halim Paşa, Türkler'in köksüzlüğüne işaret ettiği bir beyanında şunları söyliyor: " Türkler için durum diğer İslâm milletlerinden farklı bir şekilde cereyan etmiştir ki, İslam'dan önce kurdukları medeniyet, İslam'dan sonraki tekamüllerine mani olacak kadar köklü ve ileri bulunmadığından, kabul ettikleri şeriata büyük hizmetleri oldu. " Bir diğer beyanında ise Said Hâlim Paşa, Türkler, hakimiyetlerini yıkılmış olan devletlerin enkazıyla ve Doğu Roma İmparatorluğu'nun hükümet merkezini kendilerine payitaht yaptılar. Fakat kurdukları yerde azınlıkta kaldılar. Bu yüzdendir ki, İran ve Arap etkisinde kaldılar. " Türkler bulundukları yerin özelliklerini almakta hiçbir beis duymamıştır. Osmanlı Devleti Müslümanlıktan uzaklaşmaya başlaması diğer milletlerin başına geldiği gibi gerileme yaşamasına sebeb oldu. Öteki devletler gibi özgürlüklerine daha çok benimsedikleri için diğerlerinden ayrıldılar. Türk atına bindiği zaman kendini bey zanneder sözü önemli bir sözdür. Osmanlı Devleti'nin kurtuluş çaresini Türkçülükte değil, İslam'a dönüşte bulmuştur. Zira Ziya Gökalp'ın ortaya koyduğu motto da Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak ile sadece Türklük ile değil yüzyıllardır dine bağlı olan bu milletin dininden kopamayacağını söylemiş, Terakki içinde muasır medeniyet seviyesininde olması gerektiğini anlatmıştır. Bir başka medeniyetin gelişmişlik ideallerini almak için kültürünün de alınabileceğini bilinmesi, o devletin yapı taşlarına zarar veriliyor olabilineceği gerçeğini içinde gizliyordur. Türk Tarihi yüz yıllardır devam eden bir tarihtir. Selçuklu ve Osmanlı Devleti taraihine kadar biliniyordu safsatasını safsatısını yıkmak için Türk Tarih ve Dil Tezleri çalışmalarında Asya'nın bir millet olan Türklerin çok eski bir tarihi olduğunu ortaya koyan kamalizm yalanı eskiyi kötülemek için kendine bu alanda bir yer açmıştır. Selçukiler ve Osmanlılar halifeler eliyle hükümranlıklarını daha önemli bir konuma getirmişti. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’e yedi iklimin idaresinin sembolü olarak halife Halife Kāim-Biemrillâh tarafından yedi siyah hil‘at giydirildi. Başına da mücevherlerle süslenmiş bir taç konuldu. Halife Kāim-Biemrillâh, Tuğrul Bey’i doğunun ve batının hükümdarı ilân etti ve bizzat eliyle kılıç kuşattı. Tarihte devletler tarih sahnesine çıkış noktaları ve kitabı dinlerin önem verdiği payeyi almak için dini tandansa ehemmiyet vermiştir. Selçukiler içinde dayanak noktası zorunluluğu ortadan kalkmış tır. Bu durumun önemini bilen Selçukilerin önemi İslam aleminde ve Hristiyan dünyada da artmıştı. Hakeza Osmanlı Devleti de Yavuz Sultan Selim Han eliyle Hilafeti eline geçirmiş olması İslam alemi ile birlikte Roma İmparatorluğu'nun da devamı olarak kendisini görmesi büyüklüğünü dayandırdığı bir noktadır. M. Kamal ülkede bir yeni rejim kurmuştur. Bu rejim kendinden önce gelen devletleri yok görme pahasına büyük padişahları, büyük vezirler vardır diye belirtemezdi. Onlar arasında büyük devlet adamı demek, bir cumhuriyetçi için rejimi benimsememeye delalet ederdi. Bir milleti sen ne kadar bahsetmek istemedikleriniz de olsa da tarihi gerçekler gün gibi ortada idi. M. Kamal ise kendi büyüklüğünü bir yer dayandırmak zorundaydı. Bu sebepledir ki, tarihten önceki zaman, yani bilinmeyen devreye doğru çıkmaya politika bakımından kendini mecbur etti. Türklerin bilimsel geleneği olmadı tezi yüzde yüz doğru olmamakla beraber doğru olan yanları da vardı. Bilimi dışarıda arama geleneği Türkmenler için yerleşik düzene geçilse dahi kendini gösterdi. Karşılaştıkları milletlerden insanlara iyi muamele gösteren dinin hoşgörüsünden kaynaklanmısı ile birlikte ilim adamları, sanatkarlar, tüccarları iş yapma konusunda teşvik etmesi ve kendisinin de yapılan işlerden faydalsnmış olması kazan kazan siyasetini beraberinde getirdi. Osmanlı Devleti'nin de bulunan üç sınıftan biri olan İlmiye sınıfı Osmanlı alimleri ve gerek Selçukiler dönemindeki alimlerin tahsilleri için terk-i diyar etmelerine sebebiyle özellikle diğer İslam diyarın Suriye, İran, Mısır'a ve Orta Asya'ya yolculuk yaparlardı. Dini, hukuki, edebiyat ilimleri olan ( tefsir, hadis, akaid, tarih, edebiyat, kavaid) ve İran ve Maveraünnehir civarında bulunan medreseler revaçta idi. Bu yolla tahsil gören zevat, memleketine döndüklerinde tedrisatta bulunmuştur. Talebe, muallim olmuş ve devletinin ilim sahasına katkıda bulunmuştur. Osmanlı Devleti zamanında ilmin yeterli düzeyde olmadığının kanıtı başka topraklarda yaşayan ilim adamlarına sahip çıkmaya itiyordu. Türk İslam alimi Uluğ Bey'i ve öğrencisi Ali Kuşçu'yu kulak açmıştır. Bir diğer İslam alimi olan Takiyüddin'in İstanbul'da yaptığı rasathanenin dönemin şeyhülislamın tarafından yıkılmış olması acı vericidir. Aynı dönem'de yaşayan Tycho Brache ile yaşamış olan Takiyüddin'in yıkılmış olan rasathanesinde yapacağı ilim ona nasip olması ötesinde Kepler'in kanunu keşfediyor olacaktır. Kepler'in kurduğu yasayı hafife almıyoruz ve bu yoksunluk duyarak yazarın yaptığı gibi de aşırı övünme mes'elesi yapmıyoruz. Türkler, bilimi hep kendi dışlarında aradıkları başka ülkelerin bilimsel eserlerinin ve öğretim üyelerinin kendi bilimsel çalışmalarını ve üniversitelerini boyundurukları altına almalarına fazla itiraz etmediler. Bunu normal karşıladılar. Bu, bir. İkincisi, yabancı ülkelerin bilimsel gelişmelerine ve öğretim üyelerine açık olmak, başka nedenlerle birlikte, Türk ulusçuluğunun evrensel öğelere sürekli olarak açık olmasına da yol açtı.Genel olarak Türk aydın hareketi ve özel olarak Türk ulusçuluk akımı, aktör düzeyinde, evrensel öğelere açık oldu. Şu biçimde de söylenebilir: Türk ulusçuluk akımı, bir 'çaresizlik olarak doğan Türkçülük akımı, Türk olmayan tarafından geliştirildi. Türk aydınını, birikmiş eylemlerinin ürünü olarak ele almak, diğer tüm yöntemlerden çok daha verimlidir. Teorik birikimi zayıf Türk aydınında, eylemter, çok daha belirleyici olabiliyor. Bu yüzden ve nedenler bir yana, Türk Tarih ve Dil Tezleri'nin de sahnelendiği bir dönemde Hitler faşizmindem yahudi kökenli öğretim üyelerinin Türkiye'ye akın etmeleri, tarih ve dil tezlerini, evrensel öğelere açıklık bakımından etkiliyor. Birinci ve ikinci Meşrutiyet döneminde aktif eylemcisi olan Darülfünun'de Türk Tarihi dersi veren, Cumhuriyet döneminde vekillik yapmış olan Necip Asım, Terk aslında bütün çalışma ve yazılarında, özellikle Arapların yüzyıllar süren horlamalarından, özgürleşmek istiyor. " " " Türkler olmasaydı o koca Asya'da ne İran, ne Çin ve ne de Arap fikirleri kendi siyasi hudutlarından öte geçemezlerdi" diye yazıyor. Türklere uygarlık yaratıcı olmasa bile uygarlık yayıcısı bir rol bulmaya çalışıyor. Bugün medenî olarak görülen devletlerin o zamanki halleri iş mukayese edilirse Türkler'in ahlak ve faziletleri bakımından üstün bir durumda idi. Türkler'in, Moğullar, Romalılar, Yunanlılar, Farsiler, Arapların Cahiliye devrinde görülen kötülüklerin hiç birisi değilse bile bir çoğu görülmezdi. Medeniyet her ne kadar ilim ile yükselenmiş olsa da insani ve ahlaki değerler olmadan eksik kalır. Türkler'in ilim alanında zayıf kalmıştır. Teori yerine pratiği önemsemiş aksiyon tarafından kalmıştır. Gelişen bir çok farklı durum diğer milletler ile etkileşimini artırmış olması teoriyi de öğrenmemiz açıışından kiymetlidir. Vesselam..
Aydın Üzerine Tezler - 2Yalçın Küçük · Tekin Yayınevi · 198440 okunma
·
295 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.