Faslı yazar ve yönetmen Ahmed Bouanani'nin otobiyografi ve kurgu ile sentezlediği eseri Hastane'yi okudum. Yazar da bir dönem tüberküloz rahatsızlığı sebebiyle hastanede kalmış.
Kendi deneyimlerini aktarırken, giderek bir hapishane veya garip bir kabus gibi hissettirmeye başlayan bu hastanede hastalar adeta bir mahkuma dönüşüyor. Belirsiz bir zamanda, belirsiz bir coğrafyada, isimsiz bir anlatıcı... Delilerin ve haydutların kol gezdiği bu hastaneye nasıl geldi anlatıcı, ne kadar zaman geçirdi ve bu kadar 'öteki' karakterin içinde kendi kalabildi mi? Her şey o kadar belirsiz ki hikaye gerçek mi, karakter var oldu mu, bu anlatılan korkunç şeyler bir gerçekliğin parçası mı? Bu çürüme, bu yok oluş, bu dünya dönerken kendi varlığından feragat etme hali, hayalete dönme hali romanın her satırına sirayet etmiş. Umutsuzluğun kitabını yazmış Bouanani, öfkeyi ve şiddeti, hayal kırıklıklarını romandaki kahramanlar üzerinden rahatsız edici materyallerle anlatmış. Beni rahatsız eden bir rahatsız edicilik. Fakat okur olarak bizi rahatsız eden şeyler bence romandaki gerçekliği yansıtmak için muhteşem bir araç. Yani beni rahatsız eden şeyler oldu okurken, ama benim için roman bu anlamda daha çarpıcı hale geldi. Kimsenin iyi olmadığı, iyileşmenin mümkün olmadığı bir dünya... Korkunç!
Sevdim ben bu kısa romanı.