Diyeceksiniz ki şimdi hani tanzimat edebiyatı okumayı bırakmıştın bu kitap ne? Doğru… son videomda bıraktığımı, başka bir kitaba geçtiğimi söylemiştim. Ki o kitap da “Üç İstanbul” ama yorumlarınız benim için çok değerli. Bu yüzden bir izleyicimizin yorumu vesilesiyle Felatun Bey ile Rakım Efendi kitabını tekrar okudum ve şimdi inceleyeceğim.
Romanın ve belki de son 200 yılımızın en büyük sorularından biri; bir insan modern ve eğitimli bir Türk olup aynı zamanda özel hayatını İslamî - Osmanlı tarzda sürdürebilir mi? Bakalım Ahmet Mithat Efendi bu soruya nasıl bir cevap vermiş.
Kitabın adından da anlaşılacağı gibi, Felatun ve Rakım adında iki genç Osmanlımız var. Felatun ismi bu arada filozof Eflatun yani Platon’dan geliyor. Ama ironik bir isimlendirme yani çok akıllı olduğu için değil hatta tam tersi. Felatun, zengin bir adamın oğlu, batılı hocalardan özel derslerle büyümüş, babası tarafından bi devlet memurluğuna sokulmuş, oraya da pek uğramadan parasını kazanan, servet sahibi birisi. Rakım ise küçük yaşta babasını kaybetmiş, yoksulluk içinde alnının teriyle çalışa çalışa güç bela okuyup memur olmuş, kendi kendine Fransızca öğrenmiş, bir yandan da özel dersler verip, çevirmenlik yaparak para kazanan birisi. Bu ikisinin yolu, İstanbul’da yaşayan bir İngiliz ailenin evinde kesişiyor. Rakım bu ailenin iki genç kızına Türkçe dersi veriyor. Felatun ise aile dostları olarak evlerine uğruyor. Bizim iki Türk bu evde birbirlerinden ne kadar farklı olduklarını kanıtlıyorlar. Felatun, züppeliğinden akılsızlığından kendini beğenmişliğinden dolayı İngilizlerin dostluğunu kaybettiği gibi, tanıştığı dolandırıcı bir Fransız kadına tüm servetini kaptırıp borç içinde kalıyor. Rakım ise, hem ailenin hem kızlarının sevgisini kazanıyor. Onlara Türk adetlerini, islam adetlerini öğretiyor. Kendisine hikâye boyunca birazdan bahsedeceğim tam 4 kadın âşık oluyor.
Öncelikle evet, dönem Türkçe’siyle bir şeyler okumak, bizden bir şeyler okumak,, hele ki bunu Ahmet Mithat Efendi gibi mükemmel karakterli bir insanla hasbihal ediyormuş tadında okumak gerçekten keyif veriyor ama…maalesef yine, edebi olarak çok zayıf bir eser.
Namık Kemal’de de söylemiştim. Yazar, karakterleri üzerinde alenen taraf tutuyor diye. Bu kitapta bunun ağababası var. Elbette ki yazarın yatkın olduğu bir fikri olabilir, taraf da tutabilir ama bunu bir karakteri yüce, bir karakteri aptal koyarak yapamaz. Yapmamalı yani. Futboldan örnek vereyim. Rakım Efendi’yi Osimhen, Felatun Bey’i Kadıköy Boğası “iyeaah” yaparak Galatasaray’ın üstünlüğünü gösteremezsiniz. Sen yine oraya Dzeko’yu koy. Osimhen üstünse ordan yine üstün çıkar zaten.
Edebiyattan örnek verelim. Bu kitaptan 10 sene evvel Rusya’da Dostoyevski, Suç ve Ceza’yı yazıyor. Karakteri Raskolnikov, yazarı Dostoyevski’nin tam zıttı, dindar değil, materyalist ve tamamen akılcı biri. Ve dostoyevski bu karakteri, karakterin fikrinin en müsait sergileneceği durumlara sokuyor. Yine de ne oluyor? Hesaba bile katmadığı vicdanı ortaya çıkıyor ve her şeyi alt-üst ediyor. Raskolnikov’u salak yapsaydı, karikatürize durumlara soksaydı da fikrini bu şekilde yanlışlasaydı eminim o kitabı kimse okumazdı.
Çünkü hikâyenin hası, düşüncenin zıttını en iyi temsil edecek karaktere karşı yapılır. Eserin değeri buradan belli olur.
Biz yine de dönelim kitabımıza, evet edebi olarak zayıf olsa da kitabın söylemek istediği önemli şeyler var. Bunlardan biri; bugünlere tuvaletler dışında pek duymadığımız “alaturkalık” ve “alafrangalık”.
İtalyanca bir kavram olan “alla turca” yani Türk usulü demek. Eski Türk gelenek, görenek, töre ve hayatına uygun, doğu usulüyle anlamına geliyor. “Alafranga” ise bunun zıttı olarak, Frenk, yani yerine göre Fransız ve Avrupa usulü. Her ne kadar kelime anlamı olarak kimliğine, ırkına, dinine göre tanınlanmış olsalar da o dönemde ve romanda bu terimler, davranışlar üzerinden değerlendiriliyor. Mesela erkekleri ele alalım, kitapta Alafranga erkek olarak net bir rol yok ancak Alafranga bir baba olan İngiliz Ziklas ailesinin babası var. Felatun’un çakma Alafrangalığına sonradan değineceğim. Alaturka olaraksa koskoca Rakım Efendi var. Alaturkalığın en önemli özelliği, kesin bir ahlak sahipliğidir. Asla yalan söylemez, asla züppelik yapmaz, karar verici, denetleyici, çalışkan, vicdan sahibi, anlayışlı ve dengelidir alaturka erkeği. (kitapta böyle tabii, keşke gerçekte de böyle olsaydı.) ve Alaturka erkeği, batı kültürünü de iyi bilir, gerektiği kadar kullanır. Hem alaturka ortamlarda, hem alafranga ortamlarda hiçbir şekilde yadırganmaz.
Mesela çok güzel bir bölüm vardır kitapta; İngiliz Ziklas ailesi, Rakım’a der ki; hep sen bize geliyorsun, biz de senin evini ziyaret etmek isteriz. Rakım da onlara alaturka bir misafirlik sunar. Kadınlar ve erkekler ayrı yerlerde oturur. Yemeği getiren kadının aralıktan sadece kolu görünür. Kadınlar otururlarken İngiliz kızları, Rakım’ın cariyesi Canan ile tanışırlar. Hatta şaşırırlar, onlar köleliği Amerika’daki gibi sanırlarmış. Oysa Rakım, Canan’a piyano ve Fransızca dersleri aldırıp onu eğitmiş, güzel kıyafetler ve pahalı takılar takmış. Kızlar, tabii Rakım’a da âşık oldukları için, Canan’ı kıskanırlar hatta. Keşke biz de Rakım’ın odalığı olsak derler. Buralar fenaa halde abartılı yerlerdi.
Velhasıl kızlardan biri Rakım’a aşkından verem bile olur.
Felatun’a gelelim. Felatun gibiler, Alaturkalığı küçümseyip, aşağı gördükleri için,, öğrenip de, içselleştirmezler. Alafrangalığı da aslında tam hâkim olmadıkları, özentilik ettikleri için içselleştiremezler. Bu şekilde olunca alaturka ortamlarda da, alafranga ortamlarda da yadırganır, tuhaf görünürler. Üstüne bir de ahlaken yoksun olunca tam rezil olurlar. Felatun, Ziklas ailesinin aşçısı ile fingirderken (mayonez meselesi) aileye yakalandığı için evden kovuluyor mesela. Hatta,, Bayan Ziklas’ı aşçı kadın sanıp kucakladığı için.
Aslında ben de bu fikre çok uzak değilim. Ben de kendi hayatımda, Türk ve Doğu usüllerinin, faydalı, sağlıklı, geçerli törelerini üzerimde taşımayı seviyorum. Tabii insan onuruna aykırı olan cariyelik, kadınlara alt insan muamelesi falan gibi şeylerden bahsetmiyorum :Dd Batılılarda Ahmet Mithat efendinin anlattığı gibi sahte bir “Türklerin her hali Avrupadan iyi, her şeyin en güzeli sizde” izlenimi olmadığını biliyorum ancak dediğim şekillerde taşınırsa Türk ve Doğu usüllerine gerçekten hayran olduklarına eminim. Örneğin; kitapta güneşin doğuşuna karşı piknik yapıyorlar. Yosefino diyor ki; “biz Avrupalılar tabiatın yalnızca akşam güzelliğinden yararlanırız. Kışın gecelere kadar otururuz. Ama siz, sabahın güzelliğini görürsünüz, o sabah ki tabiatın uykudan uyanması demektir. Biz o güzel sabahtan mahrum kalırız.” Ben de bir sabah insanı olarak imza kaşe mühür atıyorum bu alaturkalığa.
Kitapta Rakım’ı gören aşık oluyor demiştim ya onlardan biri de 40’lı yaşlarındaki Canan’ın piyano hocası Yosefino. Bu kadın tam bir alaturka hayranı. Rakım’a aşık hatta Rakım’la bir kez birlikte de oluyorlar ama Rakım’dan yaşça çok büyük olduğu için onun cariyesi Canan ile evlenmesini daha doğru buluyor ve o konuda ön ayak oluyor hatta. Rakım, Bay Ziklas, kızı ile evlenmesini istese de Canan’ı gerçekten sevdiği için İngiliz kızlarını kabul etmiyor ve Canan ile evleniyor. Kitap da böyle bitiyor.
Esasen bu Yosefino üzerinden kitaba ve yazara bir eleştiride bulunmak istiyorum. Osmanlı’nın son dönemleri olan bu dönemlerde, batı öyle büyük bir güçle sömürgeleştirmiş ki İstanbul’u. En makbulü dediğimiz Rakım, tamamen batı kültürünü kabullenmiş. Onların evinde, tırnak içinde söylüyorum “onların sokağında” bir batılı gibi davranıyorken. Ancak kendi evinde alaturka olabiliyor. Ve Ahmet Mithat Efendi, bu durumu ideal ve mükemmelleştirerek kendisinin de ne türden bir bilinçdışı kabullenme içerisinde olduğunu yansıtıyor aslında. İngilizlerle, batı içkileri içiyor, balosuna davetine teşrif ediyor. Yosefino’nun evinde onunla birlikte oluyor. Kendi evinde Canan’a istediğin yere git ama etraf kötü tek başına dışarı çıkamazsın Dadı Kalfa ile çıkabilirsin diyor. Yani Canan’ı özgürleştirdiğini söylüyor ona piyano ve Fransızca dersleri alarak ama,, zaten yan komşunun evine gitmesin diye aldırmıştı o dersi de aslında yine kendi çizdiği sınırlar içerisinde kısıtlıyor bu özgürlüğünü. Yahu kötü Felatun bile “bizim gibi hür adamlar, esir kadınlarla birlikte olamaz” diyor. Rakım, maşallah Allah ne verdiyse.
İngiliz kızlarına, aşk şiirleri okuyor, okutuyor. Onlar kendisine aşık olduğunda şaşırıyor, ben kız kardeş gibi sevmiştim diyor. Yosefino ile birlikte oluyor, defalarca yan yana pikniklere gidiyorlar, hatta getir götürlerini Canan’a yaptırıyorlar. Yazık kızın birlikteliklerinden haberi de yok. Rakım, sonra Yosefino’ya “beni de sen baştan çıkarmadın mı?” diyerek sıyrılıyor işin içinden. Rakım’ın, dönemin ve yazarın fark edemediği, süsleyip püsleyip verdiği bilinçdışı ikiyüzlülüğü, Osmanlı’nın son döneminin siyasi yapısını gözler önüne seriyor bence.
youtu.be/MxlTC5IKl54