Bugün de günlerden Güney Kore edebiyatı oldu. Kim Young –Ha. Kendisiyle yeni tanıştık. İlk defa kaleminden bir eserle mesai harcadım. Bu acayip kitapları nerden buluyorsun diye dalga geçtiğim sevgiliyle birlikte okuduk…:)
‘Ben aslında tarih öncesi çağa ait bir inanmışımda saçma sapan bir dünyaya düşüp orda çok uzun yaşamışım gibi.’ Buram buram reenkarnasyon kokan bu alıntının, kitabın önüme düşmesinde bir parmağının olduğuna yemin edebilirim ama ispat edemem. :):) Gerçi bu aralar bende sevdim şu birbirine ezelden aşına olma meselesine. Daha önce olmamış ama bu yaşamımızda vuslat olacakmış hadi inşallah
Neyse çok kaynattık kitaba dönelim:)
Alzheimer hastası olan 70 ine merdiven dayamış eski seri katil çömez şair Byıong-su nasıl olmuşsa olmuş e devletten sorgulattığı adli sicil kaydında sabıkası bulunmayıp erken emekli olduğu seri katil mesleğinden kalan icraatlarını yakalanmadan gömmeyi başarmıştır. E, F, T tiplerinden herhangi bir kapalı cezaevinde yer bulamasa da kendi zihin hapishanesinde infazına başlamıştır. İlahi adalet belki de kim bilir. Unutmanın, hatırlayamamanın bir insana verilecek en büyük cezalardan biri olabileceğini de metnin satır aralarında görmüş olduk böylece.
Byıong-su da farklı bir şey var. Adam seri katil ama kızamıyorsunuz ona. Öfke duymuyorsunuz. Örneğin bir katil dahi olsa kendisi dünyanın en sevilen roman kahramanı olan Raskolnikov’u tefeci ev sahibesinin zulmüne karşı durmasından dolayı sevdik. İnce Memed’i eşkıya olmasına rağmen zalimin karşısında, mazlumun yanında olduğu için sevdik. Ama Byıong-suda durum aynı değil. Onca cinayeti neden işlediğini bile bilmiyoruz.
Varoluş sancıları, iç hesaplaşmaları, zihninin ona oynadığı oyunlar, silinen belliği, olayları, insanları, anıları hatırlama çabaları, yeri geldiğinde kızını korumak için gözünü budaktan sakınmayan baba tavırları sevdiriyor onu bize. Kafalar yine karışık. Gerçekten iyi ile kötü, kurgu ile gerçek, geçmiş ile gelecek bazen birbirine karışıyor….
Filme de uyarlanan bu kendisini ertesi güne bıraktırmayan kitapta ben neleri sevdim peki?? Kitapların içinde kitaplara gitmeyi seviyorum. Sürekli Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ünden alıntı yapması hoş olmuş. Kızına, ‘’o adam mavi sakal gitme yanına’’ diye uyarmaya çalıştığında Kurtlarla Koşan Kadınlar’a yaptığı gönderme de güzeldi. Güney Kore de, tıpkı ülkemiz gibi 70 lerde bir komünist - kapitalist çatışmasına girmiş. Metnin gidişatını değiştirmeden yazarın buna değinmesini de sevdim..
Kitap Alzheimer’la ilgili bir farkındalık yarattı bende. Az biraz kurcalayınca ülkemizde 400 binden fazla insanın bu hastalıkla mücadele ettiğini örendim. Her ne kadar yaşlılık hastalığı olarak bilinse de belirtileri çok erken yaşlarda kendisini göstermeye başlıyormuş. Alzheimer’in kötü yanı hastalıkta gerileme ye da iyileşme olmaması. Sadece süreç uzatılmaya çalışılıyor. Tersine bir yaşam sürmek gibi. Son evrede yeni doğmuş bir bebek kadar bakıma muhtaç olunuyor çünkü. İnsanın insana böylesine yük olması… Ne denebilir ki nerden bakılırsa bakılsın çok zor..
Kitapla kal
Aşkla kal sevgili okur
P.S Kitabın içerisinde unutkanlık olunca değinmeden geçemedim canımın canı Lavanta . Unutma beni diye kapattığın her telefonda verdiğim yanıt hiç değişmeyecek. Ne oldu sala mı okunuyor orda:):)